Bir Kör Öyküsü: Gostil Paylaş!

Önbilgi: Öyküde parantez içinde yıldız simgesi ile işaretlenmiş yerler, görmeyenlerin gündelik yaşamda karşılaştığı gerçek cümleleri ve olayları ifade etmektedir.

Bir Kör Öyküsü: Gostil
"Lastiğine bakmadınız" dedi Erkin. Bu cümleyi o kadar yumuşak tonda söylemişti ki havaalanı girişindeki polis memuruna değil de sanki lüks bir mağazada kıyafet seçen sosyetik papatyaya karşı söylemişti.
"Efendim?" diyen polis memurunun ses tonu da oldukça yumuşaktı. Kör adam seslice iç çekti. Havaalanlarında bu espriyi yapmaya bayılıyordu! "Dedim ki" diye mırıldandıktan sonra bastonunu işaret etti, "Bastonun lastiğine bakmadınız. İçine boğma teli gizlemiş olabilirim…"
Memurun tebessüm ettiğini anlayınca Erkin de gülümsedi; ancak onun gülümseyiş nedeni eğlencenin henüz yeni başlıyor olmasıydı. "Sizin yerinizde olsam bu teknolojik cihazları küçümsemezdim. Şaka bir yana memur bey, eğer ben terörist olsaydım kesinlikle kör bir adam rolü oynardım. Siz de mutlaka biliyorsunuzdur, bazı alaşımlar x-ray cihazında fark edilmiyor…" dedikten sonra soluklandı.
Biraz bekledi, "x-ray" kelimesinin polis nezdinde algıda seçiciliğe sebep olacağını biliyordu. Polisin dikkatini topladığından emin olduktan sonra konuşmasını sürdürdü: "Ben terörist olsam, x-ray cihazında gözükmeyen alaşımdan iki tane baston parçası yapardım, bu parçaların içine de C-4 plastik patlayıcı gizlerdim. Bastonda zaten birden fazla parça olduğu için x-ray'da görülmeyen parçaları siz de gözden kaçırırdınız…"
Sessizlik…
Erkin, şu anda karşısında duran adamın yüzünde az önceki tebessümden eser olmadığından emindi. Gülümseyerek bastonu polise uzattı. "Kontrol etmek ister misiniz?"
Bu soruyu henüzsormadan öncegelecek olan yanıttan emindi. İnsanların, körlere karşı zihinlerinde yarattığı acıma ve yetersizlik hissi o kadar ağır basardı ki bu his, mantıklı davranışları bile engellerdi. Polis, kontrol etmeye gerek olmadığını söyleyince Erkin de yeni bir cümle kurmadı. Katlanmış durumda olan bastonunu kot pantolonunun arka cebine tıkıştırdıktan sonra hızlıca teşekkür edip çantasını sırtına taktı. O an yanından geçen kadının topuklu ayakkabısından çıkan sesleri takip ederek yürümeye başladığında yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi. Polis memurunun şu an tam olarak ne düşündüğünü çok merak ediyordu. Kontrol noktasına bastonuyla gelen bir adamın, sonrasında bastonu kullanmadan ilerlemiş olmasının gözden kaçırılmayacağından emindi. Emin olduğu diğer bir konuysa acıma hissiyle harmanlanmış yetersizlik düşüncesinin polisin mantığını engelleyeceğiydi. Bugüne kadar farklı havaalanlarında defalarca aynı küçük oyunu oynamıştı ancak sadece bir seferinde polis, arkasından gelerek onu durdurmuştu.
Erkin, silik bir siluet olarak gördüğü ve topuk seslerini işittiği kadının diğer tarafa yöneldiğini fark edince bastonunu pantolonunun cebinden çıkardı. Şaka yaparken eşeğin kulağına su kaçırmanın anlamı yoktu. Akıllı telefonundaki navigasyon programına daha önceden kaydettiği bilgileri kullanarak check-in noktasına ulaştı. İstememiş olmasına rağmen ısrarla yolcu asistanını çağıracağını söyleyen yer hostesiyle bir süre cebelleşti. Uçağın kalkacağı çıkış kapısının, telefonundaki navigasyon programında kayıtlı olduğunu ve kapıyı bulmasının sorun olmayacağını anlatmak biraz uzun sürmüştü. İnsanlar, körler söz konusu olduğunda garip davranırdı. Ne kadar yetkin olursanız olun karşınızdaki kişi için kör oluşunuz her şeyin üstünü örterdi. Haddini aşan korumacılık ve yardım çabası bir süre sonra kör bireyin canını sıkmaya başlardı.
Erkin, uçaktaki hostesin, kendisine cam kenarına oturmasını söylemesine rağmen bilet alırken tercih ettiği koridora komşu olan koltuğa oturdu.(*) Hostesin ısrarla aynı şeyi önermesinden bunalan Erkin kemerini bağlarken, "Yükseklik korkum var…" dedi gülümseyerek.(*) Hostesin bu isteğinin nedenini daha önceki deneyimlerinden biliyordu. Erkin kördü… Körler, dış dünyayı görmedikleri için yan koltuğa oturmak isteyen yolcuları fark edemezler; uçak boşalırken de inenlere engel olabilirlerdi. Erkin'in böylesine saçma sapan bir zihniyetin ricalarına uymaya hiç ama hiç niyeti yoktu.
Ordu-Giresun havaalanında uçaktan indiğinde rüzgârın taşıdığı deniz kokusunu alınca gülümsedi. Sınava gireceği okula ulaşması çok uzun sürmedi. Güneş artık iyiden iyiye ısıtmaya başlamıştı. Girişin ne tarafta olduğunu taksi şoförüne sorunca şaşırdı. Çünkü şoför, sadece giriş kapısının yönünü işaret etmiş ve oraya kadar götürme teklifinde bulunmamıştı. İnsanlar genellikle acıma duyguları sebebiyle kör birisine eşlik etme konusundaki ısrarlarının dozunu ayarlayamazlardı. Tabii kapının yerini işaret ederken elini tutup oyuncak bir kukla koluymuşçasına okul kapısına doğru çevirip, "Nah, okarı doğru git" demesi ayrı bir konuydu.(*) Ordu şivesinde "yukarı" anlamına gelen "okarı" deyişinin yarattığı tebessümün hatırına, Erkin şoföre bozulmadı.
Arabadan inip kulağına gelen uğultulara doğru bastonuyla ilerlemeye koyuldu. Girişe birkaç metre kala kendisini aniden koltuğunun altından kavrayan eli hissettiğinde tepki vermedi.(*) Gorilin muza sarılışına benzer bir coşkuyla yapılan bu davranışa körler o kadar alışıktı ki… Bu kadar anlamsız ve aynı zamanda ahmakça olan davranışa akıl sır erdiremiyordu Erkin. İlk önce kişinin yardım isteyip istemediğini sorup sonradan hafifçe kola girmek varken böylesine kaba bir davranışın sebebi ahmaklıktan başka ne olabilirdi ki?
Görme sorunu olmayan çoğu kişi körlerin maruz kaldığı uygulamaları bilmezdi. Eğer körseniz sınav salonuna bir görevli ile çıkmak zorunda kalırdınız. Çünkü körlere elektronik sınav sunmaktan aciz olan sistem, her yıl aynı binalarda sınava alınan körler için binaları erişilebilir hâle getirmekten de acizdi. Binaların içinde referans çizgiler oluşturmak bir yana, binaları dijital ortamda haritalaştırmak gibi zor olmayan bir şey bile sistemin aklına gelmezdi. Sınav salonuna giderken körlere bir görevlinin eşlik etmesinin diğer bir nedeni de güvenlikti. Merdivenlerden düşmemeniz ve can güvenliğiniz için yanınıza gelen görevlinin aslında sizi merdivenlerden düşüren sebebe kolayca dönüşebildiğini ÖSYM bilmezdi.
Erkin, sırt çantasını polise bırakıp gelen görevliyle birlikte üst katlara doğru yürürken bir an duraksadı. Bol cepli pantolonunda duran akıllı telefon geldi aklına. Körlerin, sınav güvenliğini riske atamayacak kişiler olduğuna dair yaygın bir kanı vardı. Bu kanının temelinde de kuşkusuz körlerin "yetersiz" oldukları fikri yatıyordu. Bu nedenle çoğu zaman körlerin üstü ya laf olsun diye üstünkörü aranır ya da hiç aranmazdı. Biraz önceki memur da arama zahmetine katlanmamıştı. Geri dönüp telefonunu polise bırakmayı düşündü ama hemen sonra vazgeçti. Telefonun sesi kısıktı. Cebinde olduğunu kimse anlamazdı.
Erkin, sınav salonu girişinde, "Şuraya oturabilirsin" dedikten sonra kolunu bırakan görevliye teşekkür edip adamın oradan uzaklaşmasını kulaklarıyla izledi. (*) Kör bir adama işaretle yer göstermenin ne kadar manalı olduğunu sormak geçti aklından ama boş verdi. Bastonunu kullanarak oturması gereken sırayı bulması uzun sürmedi. Buna da şükürdü! ÖSYM, bir iki yıl öncesine kadar sınav güvenliğini riske attığı gerekçesiyle salonlara bastonla girilmesine de izin vermiyordu. (*)
Sınavda ona okutmanlık yapacak olan adamla tanıştığında Erkin'in ağzı bir karış açık kaldı.
Görevlinin şivesi o kadar ağırdı ki, Lazca dışında hiçbir şeyi düzgün okuyamayacağını bir çocuk bile anlardı. (*) Erkin, Yutkunmasını yumuşatmak için masadaki su şişesine doğru uzandı ama görevli, ondan daha hızlı davranmıştı. Plastik kapağın çıtırdanarak açıldığını duydu. Hemen arkasından elini tutan görevli avucunun içine su şişesini tutuşturduktan sonra konuştu: "Gapağı açtım, ağzuna götur iç!" (*)
"Çok teşekkür ederim… Ben de sınav anında suyu açamamaktan çok çekiniyordum. Bu konuda çok iyisiniz sanırım?" dedi yumuşak bir sesle ve hafif gülümseyerek. Acıma duygusu ve körlere yapıştırılan yetersizlik bazen o kadar ağırlaşırdı ki körün sizinle dalga geçtiğini fark etmenizi bile engellerdi. Daha doğrusu zihinde bir, "Acaba?" sorusu uyanırdı. Ancak bu soru hemen arkasından gelen, "Yazık ya… garibanın işi gücü yok benimle dalga mı geçecek" cümlesinin altında ezilirdi. Yaptığı kinayeyi anlamayıp teşekküre gerek olmadığını ve görevinin bu olduğunu söyleyen adama herhangi bir şey demedi. Geçen her saniye soru okuyucu olarak atanan personelin şivesinin ne kadar ağır olduğunu daha iyi anlıyordu.
"ÖSYM gerçekten basına açıkladığı gibi soru okutmanlarını çok iyi eğitmiş(!)" dedi suyundan bir yudum alırken. Şişesini hafifçe kaldırarak ismi Kadir olan görevliye tekrar teşekkür etti.
"Tabii, canum tabii! Son dort yildur her sinavda bize iki sayfelik gâğıt veriyler okumamuz içun. Gerçi ben artuk okumayrum" (*) dedi Kadir. Bir yerlerden kâğıt hışırtısı duyunca adamın o bilgilendirme yazısını aradığı hissine kapıldı. Erkin, hiçbir yorum yapmadı. Koskoca ÖSYM, insanların kaderinin değiştiği sınavlarda körlere atadığı okutmanlara hiçbir eğitim vermezdi. Görevlilere yolladığı iki sayfalık metinde, soruların uygun bir hızda, adayı yönlendirmeden, dikkatlice okunmasına dair ilkokul çocuklarının bile kendiliğinden düşünebileceği şeyleri sıralardı. İşte Kadir'in bahsettiği müthiş eğitim o iki sayfalık metinde yer alıyordu. Her yıl kurumunda çalışan avukatları, müşavirleri, mali hizmet görevlilerini otellere doldurup eğitim veren ÖSYM, sınav başına topu topu beş yüz civarında olan kör adaylara atanan okutmanları eğitime tabi tutmazdı. Onları bir otele doldurmak bir yana anlamlı bir uzaktan eğitim bile vermiyordu. Açılan davalarda mahkemelere gururla sunulan o iki sayfalık yazıyı okumak bile ÖSYM tarafından seçilen personelin kapasitesini anlamak için yeterliydi. Ancak iş gazetecilerle konuşmaya geldiğinde ÖSYM mangalda kül bırakmıyor; özverili hizmetlerini ballandırarak anlatıyor; "okutman eğitimi" adı altında yapılan ama eğitime pek de katkısı olmayıp gerekli hâllerde mahkemelere sunmak için kullanılan seminerlerini öve öve bitiremiyordu. "Bir" kez düzenlenen seminer çalışmasına katılan okutman sayısının, sınavlarda görev alan okutman sayısının yüzde ikisi bile olmadığını ve verilen eğitimin sınanmadığını ise kimseciklere demiyordu. Dünyada ilk kez engelliler için "ayrı" bir sınav düzenlemekle gururlanan bir kurumdu ÖSYM! Gerçek başarının ayırmak değil birleştirmek olduğunu görmezden geliyordu.
Erkin, elinde Kadir'in parmaklarını hissedince ilk önce ne olduğunu anlamadı. Birkaç saniye sonra işaret ve orta parmağının üstünde yapış yapış bir nesne hissetti. (*) "At oni ağzuna da! Şeker gibi şeker! Devletun şekeri yenmez mi!" (*)
Erkin teşekkür edip parmaklarının üstüne konan şekeri ağzına attı. Sınav salonuna erken geldiği için pişman olmuştu. Kısa bir soluk alış sesi duyunca Kadir'in bir şey söyleyeceğini anlayıp başını çevirdi. Ancak Kadir konuşmadı. Birkaç saniye sonra adamın fikir değiştirdiğini anladı. "Sağa bişe soracağum ama girmaktan korkayrum" dedi önce adam. "Sen doğuştan mi görme engellisun yoksa sonradan mi oldun?" (*)
"Embriyo olduğum dönemden beri körüm" (*) dedi Erkin içinden yükselen gülme hissini bastırmaya çalışarak.
"Anlamadum yiğenum? Neyden beri neyden beri?"
"Embriyodan beri, Kadir Abi, boş ver, zaten ne önemi var ki? Hepimiz kardeşiz sonuçta."
"Doğri yiğenum doğri. Hepumuz gardeşiz, bu aci ne diye di mi ama?" dedi Kadir. Erkin yavaş yavaş başını salladı. "Zaten senun çakir gözlerun yeter yiğenum. Çok yakişiklisun çok!" (*)
Erkin tebessüm etmekle yetindi. Çirkinliği ile nam salmış İlyas Salman bile kör olsa ona dahi çok yakışıklı olduğunun söyleneceğinden emindi. Garip bir şeydi insanların bu davranışı. Körlere moral verme çabası içine giren kişilerin kullandığı en klişe övgülerdendi yakışıklılık ve güzellik. Erkin bunları düşünürken salon kapısından içeri giren birini fark edip o tarafa baktı. Gelen görevli odadan çıktıktan sonra Kadir'in sesini tekrar duydu: "Yiğenum sen göriy misun yoksa? Nasil anladun kadunun gelduğuni da?" (*)
"Sensörlü radyoritmik radaringolastirik kullanıyorum Kadir Abi" dedi Erkin. Bu sefer kendini tutamayıp hafifçe güldü ama Kadir durumu fark etmeden toparladı.
"Haaa!" dedi adam. Sınavda işaretleyici olarak görevlendirilmiş personele döndü: "Gördun di mi Filiz Hanum? Kadun içeri girince nasil da çevirdi başini? Ben hep derum zaten önemli olan gönül gözü diye…" (*)
Erkin, "ben embriyoyken gönül gözümü de kaybetmişim, Kadir Abi" diyecekti hüzünlü bir sesle ama vazgeçti. Bu cümleyi düşünmek bile güldürmüştü onu. Kadir yeniden sordu: "Sen renkli mi göriysun siyah beyaz mi? Yoksa hiç mi görmiysun?" (*)
Erkin, "Bende LED teknolojisi var abi" (*) dedi gülerek. Kadir'in bir an sessizleştiğini fark etti. "O nasil olayru da?" diye sordu adam. "Tasarruflu ampul gibi, duruma göre renk geliyor işte" dedi samimi ve ciddi bir sesle. Kadir'in "Ha…" demesini duyunca tam bir şey diyecekti ki odaya giren başka bir görevlinin varlığını hissetti.
Sınav saati yaklaşmıştı. Kadir, sözüm ona, sınav kurallarını okuyordu ona. Tabii şiveden dolayı pek bir şey anlaşıldığı söylenemezdi. Sınava Türkçe testinden başlama düşüncesini bir kenara bıraktı. Kadir'le Türkçe soru çözmek, Allah'ın devesine dansöz kıyafeti giydirdikten sonra onu Mezdeke dans grubuna dahil etmek gibi bir şeydi!
Üçüncü soruyu okuyan Kadir, sorunun B şıkkına geldiğinde biraz duraksadı. "B şikkinda 'Halkçiluk' yazayi yiğenum. Duydun de mi da? 'Halkçiluk' yazayi" (*) dedi Kadir. Dudaklarından bu kelimeler dökülürken bir yandan da kolunu dürtüklüyordu. (*) "Acaba yanıt halkçılık mı?" diyerek masum bir çocuk gibi mırıldandı Erkin. "Sen bilursun yeğenum sen bilursun!" (*) dedi Kadir.
Beşinci tarih sorusunu okuyan Kadir, sıra şıklara geldiğinde Erkin onun coşkusunu hissetti. İlk önce C şıkkını okuyan adamın vermek istediği mesaj belliydi. (*) Körler, sınavlarda sıklıkla kopya verme girişimlerine maruz kalırlardı.
Sınav güvenliği söz konusu olduğunda akan suları marmelata çevirmeye çalışan ÖSYM, ne kapıdaki üst aramasının hakkıyla yapılmasını sağlayacak ne de okutmanların kopya verme girişimlerini önleyecek bir şey yapıyordu. Matematik bilmemesine rağmen beş on tane matematik sorusu yapabilen körler vardı. (*) Ancak körlerin çoğu kopya vermeye çalışan okutmanı uyarır veya kopya verilen soruyu boş bırakarak benzer davranışın önüne geçerdi. Bir sonraki soruda Kadir bu sefer E şıkkından okumaya başlamıştı ki devamını getirmek yerine daha kesin bir yargı bildirdi: "Diğerlerini okumayalum, bunun yaniti kesin E şikki!" (*)
"Teşekkür ederim, Kadir Abi" dedi Erkin. "Sen olmasan vallahi küllüm olmuştum!"
"Ne demek yiğenum, ne demek. Hallederiz, dert etma sen. Hah, bak bu sori kısa. Okiyrum hemen. Boğazlarun yonetimi hangi anlaşmayla Turkiye'ye geçmiştur?"
Erkin, hem süreden tasarruf etmek hem de Kadir'le uğraşmamak için doğrudan yanıt verdi: "Montrö!"
"Oyle bir şik yok yiğenum. (*) Ben buni biliyrum ama şimdik hatirlamayrum da."
Erkin bir an duraksadı. Hafızasını iyice yokladı. Verdiği yanıt doğruydu. "Doğru cevabın Montrö olduğundan eminim" dedi ciddi bir sesle.
"Ben sana şiklari okiyayim yiğenum" dedi Kadir ve devam etti. Erkin dikkatle Kadir'i dinliyordu. E şıkkı da bittiğinde içlerinde Montrö olmadığını gördü. "Yok ya, kesin Montrö" dedi tekrar kendi kendine. Her sınavda soru kitapçığına birden fazla yanlış soru koyma başarısını gösteren ÖSYM'nin "ufak" bir hatasını mı yakalamışlardı yoksa?
Erkin yanıtların bir kez daha okunmasını rica etti. Ama sonuç değişmedi. Yaklaşık dört dakikanın ardından, "Oyyyyy!" diye bir inleme sesi duydu. "Yiğenum gusra kalma he mi? Ben yanliş okumişum da… Sağa Mondros demişidum ama Montrö'ymüş o! Gusruma bakma yiğenum bugün kafam biraz dalgun…" (*)
Erkin hiçbir şey demedi. Soru okutmanlarının yanlış okuduğu sorular yüzünden özellikle Türkçe testinde körlerin hata yapma olasılığı artardı. Ya numaralandırılmış alan yanlış söylenirdi ya okunması gereken bir virgül atlanırdı ya da altı çizili bir yer es geçilir ve aday hata yapardı. Kör adaylara, soru okuma tekniklerini bilen profesyonel bir okutman tarafından seslendirilmiş sesli soru kitapçığı verilmemesi sınavdaki fırsat eşitliğini bozuyordu. Kör adayın kişisel bilgisi ve performansı hiç tanımadığı bir okutmanın performansına endeksleniyordu. Soru okutmanlarının dikkatsizliği yüzünden istediği üniversiteye giremeyen körlerin sayısı çoktu. Hatta soru okutmanlarından dili yanmamış bir kör bulmak imkânsıza yakındı.
"Sen da universite okumak içun geç kalmişsun yiğenum. Yaşun nerdeysa otuz olmiş, keşke daha once meslek sahibi olsaydun" dedi Kadir.
Erkin derin bir nefes aldı. Bazı insanların algısında kör olmak cahil olmakla eşdeğerdi. Zaten bir mesleği olduğunu, ikinci kez üniversite okumak için sınava girdiğini söyledi Kadir'e. Ne iş tuttuğunu soran adama psikolog olduğunu söylediğinde yaşanan şaşkınlığı hissetmemek elde değildi. Kadir'in cümlelerindeki "sen" hitabı bir anda "siz" hitabına dönüşmüştü. Erkin buna bir önem vermedi. Bu da körlerin sıkça başına gelen bir şeydi. Telefonda konuşurken kör olduğunuzu öğrenen çağrı merkezi görevlisi "siz"li hitabı bırakır küçümser bir tavırla "sen"li hitaba geçerdi. Erkin bu tür davranışlara pek takılmazdı. Mesleğini duyduktan sonra sizli bizli konuşmaya başlayan kişiler kısa süre geçmesinin ardından senli benli konuşmaya devam ederdi.
"Zaten sizi ilk görduğumde akilli biri olduğunuzi anlamişidum doktor bey" dedi Kadir. Erkin başını salladıktan sonra başka bir soruya geçmelerini rica etti. Kadir ciddi bir ifadeyle peşi sıra beş altı soru okuduktan sonra aniden konuştu: "Benum de bugün hiç geyfum yok, doktor bey. Sabah evden çikarken uşakla kavga ettuk."
Erkin derin bir nefes aldı ve oturduğu sırada arkasına yaslandı. Bu sınava devam etmesi mümkün değildi. Boş verdi. zaten açıköğretimde okumak için sınava girmişti ve ilk sınavda aldığı puan buna yetiyordu. "Çok dellendi son zamanlarda sıpa çok" diye tekrarlayan Kadir'in sesini duydu.
Erkin, "Geçmiş olsun" dedi yumuşak bir sesle ve sonra ekledi: "Kızınız hamile mi yoksa?"
"Yok da!" dedi Kadir hemen. "Benim uşak gı değil, oğlan."
"Öyle mi?" dedi Erkin. "O mu hamile?"
Erkin, Bir an duraksayan Kadir'in o anki yüz ifadesini görmeyi çok isterdi. Ama Kadir hiç bozuntuya vermemişti veya gerçekten ÖSYM'nin atamayı becerdiği en yetersiz okutmandı. "Yok da! Bi şelere gizmiş efeleniyi ikida bir."
Erkin yavaş yavaş başını salladı. Olayı anladığını söyleyip o yaşlarda böyle şeylerin normal olduğunu ekledi. "Du hele, sen bir bekle, ben birkaç sori çoziyim, sen zahmet etma, dinliyimiş gibi yap yeter!" (*) dedi Kadir ve sonra bir şeyler mırıldanmaya başladı. Arada, "Haaa" demesi doğru yanıtı, daha doğrusu doğru olduğunu sandığı yanıtı bulduğu anlamına geliyordu.
"Çay içer misun, doktor bey?"
Erkin bir an kendini tutamadı. "Ne!" diye sordu hayretle. "Çay da… bilduğun Rize çayi!" dedi Kadir. "Var mı ki?" diye sordu Erkin inanamayarak.
Kadir kenarda duran termos bardağı elinin içine koyduğunda Erkin'in nutku tutuldu. Sınav başladığından beri Kadir'in ara sıra su yudumladığını, bu su nedeniyle de sabah kahvaltısında içtiği çayın kokusunun dışarı yayıldığını düşünmüştü.
"Ah be!" dedi Kadir kederlenerek. "Bi da simit olsaydi ki sana ikram edeyim. Ama bu sene yok maalesef" diye ekledi. Erkin tekrar şaşırdı. Geçen senelerdeki durumu sordu. "Oluydi tabii da, olmaz mi?" diye mırıldandı Kadir. "Talebeler görmiyi zaten, doktor bey, o yuzden kimsa ses çıkarmayidi. Ama geçen sinavda kör sağır birinun yaninda yemişler. Sonradan yasakladiler simidi. Kokayimiş."
"Bak sen huysuz herifin yaptığına. Ne olmuş yani sınavda simit yemişlerse? Di mi ama Kadir Abi?"
"Oyle tabii yiğenum oyle" dedi Kadir. "Tamamiyla eşekluk… Devlet sana imkân vermiş sinava almiş, bi suri iş yapmiş. Şükredeceğune sen tut bir simite laf soyle. Gostil gafali işte! Ayiptur da ayip… Biz da insanuz sabahun körine kalkup canla başla çalişiyiruz… Haaaaa! Şimdi akluma geldi da!" Kadir aniden ayağa kalkınca Erkin istemsiz olarak hafifçe geri çekilip başını ona çevirdi. Kadir'in elini cebine attığını işitti ve hemen sonrasında sesini duydu: "Al, yiğenum al! Ağzuna götur ye afiyetle!"
Erkin avucunun içine konulan kavrulmuş kabuksuz fındığı anında tanıdı. İşte buna kesinlikle hayır demezdi. Hiç düşünmeden ağzına bir iki tane atıp yemeye başladı. "Guzel di mi yiğenum? Benum hatun ocakta dun gece gavurdi da!"
"Süpersin, Kadir Abi" dedi Erkin. Ama bunu içten söylemişti. Çünkü kavrulmuş fındık oldukça lezzetliydi.
"Aslinda yiğenum ben buni kayinçodan oğrendum" dedi Kadir. Konuşurken ara ara duruyor ve okuduğu sorulara kendisi yanıt veriyordu. İşaretleyici olan görevli ise nedense çok az konuşuyordu. İkisinin birbirini tanıdığından emindi. "Benum kayinço uzerune afiyet biraz ayyaştur, yiğenum. Sabah uyanduğunda iki tek atmadan gafası yerine gelemez. O da ekmek derdinde sinavlarda görev alir. Tabii o şişeye su değil votka gatiyor. İki sori okuyup bir firt votka çekip iki da funduk giriyor ustine."
Erkin sadece başını salladı. Hiçbir şey demedi. Bugüne kadar körlerden, okutmanlarla yaşanan envai çeşit anı dinlemişti. Dinlediği en ilginç ve en rezil hikâye biraz önce Kadir'in anlattığı değildi. Ağzına yeni bir fındık atarken Kadir soru kitapçığının sayfalarını çevirdi. "Ben pek bilmem ama sen akilli adamsun yiğenum. İstersan bir iki tane aritmetik sorisi çozek?" Kadir, yanıt beklemeden gözüne kestirdiği bir soruyu okudu: "İki çarpuk eşittir alti y ise yedi çarpuk kaç y'dir?" (*)
Erkin ağzında çiğneyerek ezdiği fındığı az kalsın Kadir'in suratına püskürtüyordu. "2X = 6Y" ifadesini böylesine başarılı okuyabilen birinin yüzüne ezilmiş fındık püskürtmek ÖSYM sınav tarihinin en ayıplı davranışı olurdu. "Ben de matematikten pek anlamam, Kadir Abi, Türkçeye falan geç" dedi.
Erkin, sınavın kalanında Kadir'in ara sıra sorduğu sorulara yanıtlar vermekle yetindi. Allah için Kadir nazik bir adamdı(!) Bilmediği bir soru olduğunda Erkin'e yanıtın hangisi olabileceğini soruyordu. İşaretleyiciye de birkaç sayısal soru çözdüren Kadir gerçekten müthiş bir okutmandı.
Erkin, sınav bittiğinde Kadir'le birlikte alt kata indi. Israrla yardım etmek isteyen adama teşekkür ettikten sonra sırt çantasını omzuna takıp çıkışa doğru yürümeye başladı. Keyfi hâlâ yerindeydi. Kapıdan çıkarken cebinde kalan son fındıkları da ikram eden Kadir'i sevmişti. Erkin, durağa doğru giderken ağzına bir fındık atıp keyifle mırıldandı: "Gostil ÖSYM'nin gostil sınavı!"
Minibüsten indikten sonra asfaltın eğimini takip ederek bastonla ilerlemeye başladı Erkin. Birkaç dakikalık yürüyüşün ardından rüzgârın esiş şiddetinin aniden azalmasıyla küçük ama dik bir yamacın eteğindeki kahvenin bulunduğu yere geldiğini anladı. Yirmi metre uzaklıktan gelen, "Ulla Teyin!" seslenişini duyduğundaysa Erkin az kalsın kahkaha atacaktı.
Küçükken okul bahçesindeki ceviz ağacının dibinde Memo'yla birlikte buldukları sincabı hatırladı. Asprin tozu ve antibiyotik kırıntılarıyla sincabı iyileştirmeyi başardıklarında Erkin hiç olmadığı kadar sevinmişti. O günlerde, her gün okuldan eve geldiğinde heyecanla koşar adım odasına çıkardı. Kuş kafesinde misafir ettiği küçük dostunu zemine bırakır ardından yatağına otururdu. Küçük patilerin zeminde hızlı hızlı dolaşıp yatağa tırmanmasını işitmek çok hoşuna giderdi. Asıl keyifli olansa yatağa çıkan sincabın aynı hızla Erkin'in omzuna tırmanması ve öğle yemeği olan iri bir fındığı kapmadan önce bir sağ omzuna bir sol omzuna koşturup keyifle dolaşmasıydı.
Ancak bir süre sonra Erkin istemeyerek de olsa küçük dostuyla vedalaşmak zorunda kaldı. Sincabın, ceviz ağacında daha mutlu olacağını söyleyen babasının sözünü dinlemişti. Okulun bahçesinde sincabı yere bıraktığı zaman, küçük dostunun koşar adım ağaca tırmandığını duyunca da babasının haklı olduğunu anlamıştı. İlerleyen günlerde sincabı görme umuduyla Memo'yla birlikte ağacın yanına gitmişlerdi ama küçük dostu ortalıkta yoktu. Birkaç gün sonra Erkin bastonuyla yalnız başına ağaca gittiğindeyse hiç beklemediği bir şey olmuştu. Küçük dostu, onu görmüş ve yine büyük bir sevinçle üstüne tırmanarak omzunda hızlı hızlı dolaşmıştı. O günden sonra Erkin ve Memo bir şeyi fark etti. Küçük sincap sadece Erkin varken ağaçtan iniyordu. Kısa süre sonra farkına vardıkları bu ilginç durum tüm okula yayıldı. Bunun ardından Erkin, öğretmenlerle öğrencilerin hayret dolu bakışları eşliğinde küçük dostuyla buluşmaya başladı. İşte o günlerde herkes ona Teyin Erkin demeye başlamıştı. Bir süre sonraysa sadece Teyin olarak çağrılmaya başlandı. Ordu yöresinde teyin, sincap demekti.
Erkin kahvedekilerle selamlaşıp tahta bir sandalyeye oturdu. Sohbet her zamanki gibi güzeldi. Otururken omzuna hafifçe dokunup onu sandalyede geriye doğru çeken bir eli hissetmesinin ardından masaya bırakılan çay bardağının çıkardığı sesi duydu. "Meh! Çayuni geturdum; ama dikkat et Teyin bardak fıngafıs!" dedi kahveci.
Hemen ardından belki de köyün en yaşlı insanı olan İsmail Emmi kahveye geldi. Erkin, onun hâlâ yaşıyor olmasına hayret ediyordu; çünkü Erkin çocukken bile İsmail Emmi atmışlı yaşların sonundaydı. Ama anlaşılan o ki yaşlı adamın hafızası eskisi kadar iyi değildi; tıpkı gözlerinin de eskisi kadar iyi görmediği gibi. Bir anda köy ahalisi Erkin'in kim olduğunu İsmail Emmi'ye hatırlatma yarışına girmişti. "Muallim İbrahim'in oğlu…" dediler; İsmail Emmi hatırlamadı. "Hemşire Makbule'nin ağma oğlu…" dediler; İsmail Emmi yine hatırlamadı. Yapılan tüm denemeler sonuçsuz kaldığında İsmail Emmi kadar olmasa da yaşı hayli geçkin biri yüksek sesle bağırdı: "Ula İsmail! Göddaşı Memo ile bütun gün tingiltosta ziplayan Teyin'i nasil hatirlamazsun da? Tingiltosta böğürürken Hafize'yi dellendururidi sipalar!"
Erkin kendini tutamayıp neşe dolu bir kahkaha patlattı. Göddaş, bu yörede yakın dost; tingiltos ise tahterevalli anlamındaydı. "Haaaa!" diye söylenen İsmail Emmi'nin sesini duyunca başını o tarafa çevirdi. Kahvenin diğer ucundan, "Bildun mi Emmi bu sefer?" dedi köy ahalisinden başka biri. "Ula iki saattur gebe karilar gibi ne givrandurup durusunuz beni! Baştan desanuza Teyin'in celduğuni da!" dedi İsmail Emmi. Erkin, yaşlı adamın elini avucuna alıp üstüne birkaç yumuşak şaplak atarken kendini hiç olmadığı kadar iyi hissetti.
Traktör sesinin uğultusu arasında, "Ula Teyin! Ula Teyin!" bağrışını duyduğunda Erkin gülümsedi. Gelen kişi dostu Memo'ydu. Ayağa kalkıp yol kenarına doğru yürürken peşinden kimsenin gelmemesine hiç şaşırmadı. Çocukluğundaki bazı anları saymazsa bu köyde kimse ona anlamsız yardım girişimlerinde bulunmazdı.
Geleceğini önceden haber vermeyişinin nedenini sorarken hayli sitem eden Memo ile birkaç dakika daha kahvede oturup traktöre bindiler. Açık kasa traktörün sağ arka tekerini örten kaputa konmuş küçük koltuğa oturan Erkin sıkı sıkı demire tutunurken diğer yandan da Memo ile konuşuyordu. Memo, sabah yağan yağmuru fırsat bilip küçük tarlasını sürme işine girişmişti. Erkin onunla beraber takılacaktı. Zaten eve de gitseler, traktörde de olsalar sohbet edeceklerdi.
"Guppadak gurudum da" dedi Memo. Erkin bir an duraksadı. "Ne?" diye bir soru çıktı ağzından. "Guppadak gurudum!" diye yineledi Memo. Erkin bu sefer anladı. "Susuzluktan kurudum" diyordu Memo. "Eee, sen git su iç, istersen ben tarlayı sürmeye devam ederim. Hatta ağacın dibinde söykeyip güdenlerini ve çıtlolarını dinlendirebilirsin!"
Erkin, Memo'nun başını çevirip ona doğru baktığını belli belirsiz gördü. Hemen arkasından traktör durdu ve motor kapandı. "Telefonun yanunda di mi, Teyin?" dedi Memo. Erkin, başını sallarken cebindeki telefonu çıkardı. Memo zıplarcasına traktörden aşağı atladı. "Ben mapraşadan su içup geleceğum, sen surmağa devam et. Yalnuz yanliş vitese takma da! Götun geri gidersun. Kulağun da telefonda olsun, Teyin. İleride Hatçe Bacı'nın bahçesi var."
Erkin bir kahkaha attı. Götün geri gitmemek için Memo'ya geri vitesi göstermesini söyledi. Bu traktör yeniydi ve bazen vitesler değişebiliyordu. Yanından uzaklaşan ayak seslerini duyarken kaputta oturduğu yerden kayıp direksiyonun başına geçti. Şu an Memo'nun arkasına hiç bakmadan yürüdüğüne emindi. Erkin traktörü çalıştırdı ama hemen sonrasında gaz verirken stop ettirdi. "Böğürtme ula kınalımı! Böğürtme!" diye uzaktan haykıran Memo'nun sesini duydu. İkinci denemesinde traktörü hareket ettirmeyi başarmıştı. Arazi eğimli olduğu için direksiyonu tutmak pek kolay olmuyordu. Erkin bir yandan rüzgârın tadını çıkarırken diğer yandan düz gitmek için çevreyi algılamaya çalışıyordu. Toprak eğimli ve biraz sürülmüş olduğu için direksiyon düz tutulsa bile sonuç vermiyor olabilirdi. Birkaç dakika sonra cebinde titreyen telefonu hissetti. Arayan Memo'ydu.
"Teyin! Yamsuk gidiysun da! Büşgeh! Büşgeh!" dedi Memo. Söylediğini anlamasına anlamıştı da kelimenin anlamını çıkaramadığı için, "Ne?" diyerek yanıt verdi Memo'ya!
"Yamsuk gidiysun Teyin! Avkuru gene git da avkuru gene."
O anda derin bir yarığa giren tekerlek traktörün şiddetle sarsılmasına neden oldu. Hemen ardından da telefonda neşeyle kıkırdadı Erkin.
"Ula Teyin! Hatçe Bacı'nun posullaruna doğri gidiysun. Çukur orasi da çukur! Sıkı tut tekeri, şimdi ustinden kişkirtecek seni. Avkuru gene git Teyin! Hatçe Bacı'nun bahçesine dalarsan hiç acimaz daşaklarumuzi goparur da!"
Erkin, fren pedalına basarken gülmeye başladı. Zihninde hissettiği neşe ve keyif iyice büyüyüp gülmesini kahkaha krizine dönüştürdü. Memo, telefonda hâlâ konuşuyordu; ama Erkin ona yanıt bile veremiyordu. Memo'nun sesindeki panikten uzak hava, kızgınlıktan ve sinirden yoksun tınılar Erkin'in gülmesini daha da arttırıyordu.
Karadeniz'in küçük bir köyündeydi… Erişilebilirlikten, "Engelleri kaldıralım!" sloganıyla yapılan işlerden ve daha nice şeyden yoksun bir yerdeydi. Sınavlarda görevlendirilen ve en az lisans mezunu olan insanlardan, engellilere fırsat eşitliği sunulduğunu iddia eden ve bilim insanı olmaktan uzaklaşmış pervazsız bürokratlardan çok uzaktaydı. Erkin, anne ve babasının işi nedeniyle bu köyde yıllarca yaşamış tek kör olmasına rağmen seksenli yaşlarının sonuna yaklaşmış ihtiyar biri bile onu körlüğüyle değil çocukluk hâliyle hatırlıyordu.
Erkin bir kahkaha daha attı… Zaten körlerin ve diğer engellilerin istediği şey engelleriyle bağlantılı ayırt edici özelliklerden uzak kendi hâlinde bir yaşamdı. Onca eğitimli insanın yaşatmayı beceremediği o hissi küçük bir Karadeniz köyünde tüm benliğinde hissediyordu.
Erkin elinin tersiyle gözünden akan yaşı silerken derin bir soluk aldı. Aklına birkaç saat önce tanıştığı Kadir gelince tekrar güldü. Eğer üniversite sınavına giren bir lise öğrencisi olsaydı, şu anda ağlayacağından şüphesi yoktu ama yine de güldü. Anlamsızdı anlamsız olmasına ama Erkin kahkahalarının arasında sınavın yapıldığı okuldan çıkarken mırıldandığı cümleyi rüzgâra karşı tekrar seslendirdi: "Gostil ÖSYM'nin gostil sınavı!"

Notumsu 1: "Gostil" Ordu-Giresun yöresinde "patates" anlamına gelmektedir. Harf veya hece değişimine dayanan anagram kelimelerle ve farklılaştırılmış küfür sözcükleriyle hiçbir alakası yoktur.
Notumsu 2: (*) işareti, körlerin gündelik yaşamda karşılaştığı gerçek cümleleri ve olayları belirtmek için kullanılmıştır. Öykünün sınav anını anlatan paragraflarında kara mizah öğeleri kullanılmasına rağmen kopya önerileri, soru okuma hataları ve gayriciddi davranışlar tamamıyla gerçektir. ÖSYM'nin, görevlendirilen personele verdiği talimatların yer aldığı kâğıtta yazan ve kopya verilmemesine dair kurulan cümleler bu durumun bir nevi ispatıdır.

Öyküde kullanılan yöresel kelimelerin Türkçeleri:
Okarı: Yukarı.
Gı: Kız, kız çocuğu, kadın.
Çakır gözlü: Mavi gözlü.
Gostil: Patates.
Böğürmek: Bağırmak
Dellendirmek: Sinirlendirmek
Guppadak gurumak: Susuzluktan ağzı kurumak.
Söykemek: Yatmak, uzanmak.
Çıtlo: Kaburga.
Güden: Kurbağa gözlü.
Götün geri gitmek: Geri geri gitmek.
Yamsuk: Yamuk.
Büşgeh: Kaç oradan.
Avkuru gene git: Çarpraz yöne git.
Teker: Direksiyon.
Posul: Mısır.
Kişkirtmek Fırlatıp atmak.
Göddaş: Çok yakın dost.
Tingiltos: Tahterevalli.

Sayfa: 7/44