Ben Ölürsem Paylaş!

Düşünüyorum… Descartes'ın, "Düşünüyorum, öyleyse varım" tezini yıkmak istercesine hiçliği düşünüyor zihnim. Saat sabaha karşı dört. "Karate Kid" filminde meditasyon yapan Miyagi gibi bağdaş kurdum koltukta. Karşımda balkon kapısı ve iki pencere var. Öte tarafında toprağı bencilce örten gecenin karanlığı. Zihnimdeki hiçlikten kurtulmak için neyi düşünmem gerektiğini düşünmeye başlıyorum. Vücudumda dolaşan kana özgürce ulaşamadıkları için beynime isyan eden uyuşmuş bacaklarıma inat, saatlerdir çözmüyorum kurduğum bağdaşı.
Zihnim günlerdir durmadan çalışıyor. Bir şeyleri kuruyor, sorguluyor, yontuyor, biçiyor; yoktan var ettikten hemen sonra dehşet veren bir katliama sürüklüyor elde ettiği sonuçları. Patlamaya hazırlanan bir volkanın gerilip çatlayan toprağına benzer bir his sarmalıyor zihnimi. İçimdeki Adam'a kulak veriyorum. Karamsarlığa bağladığımı ve derin bir depresyonun eşiğinde olduğumu söylemesini bekliyorum.
Ama susuyor… Günlerdir tek kelime etmiyor. Zihnimde yaşanan çıldırtıcı düşünce aktivitesinin karamsarlıkla ya da depresyonla alakalı olmadığını biliyor. O, şimdi sorgulamadan düşünmeme izin veriyor. Kendi çabamla katledebileceğim düşünceler için devreye girip müttefikim olmak istemiyor muhtemelen. Yargılamasını sonra yapacak, bunu biliyorum. Eceli gelmiş it gibi korkuyor olmama rağmen çok cesurmuşum gibi rol kesiyorum. "Daha önce o mahkemeden çıkmayı başardım!" diyorum kendime cesaret vermek için. İnanıyorum da buna. Bedellerinin ne olduğunu biliyorum… Çünkü ben kendimi, kitap yazarak yargılıyorum. Ve artık "Anne Neden Ben?"in devamını yazmaktan korkmuyorum -en azından korkmuyormuş gibi görünmeye çalışıyorum.
Saat beş oldu. Gündüzle gecenin bir yerlerde sevişirken ortaya çıkardığı ışığın benim evime ulaşmasına daha vakit var. Ayağa kalkıyorum. Birkaç adım atıp mutfak kapısının yanındaki bastonu alıyorum. Askıda duran ve delicesine sevdiğim yeşil montumun cebine elimi daldırıp ucunda tek bir anahtarın olduğu saç lastiğini alıyorum. Bu benim cins fikirlerimden biri… Ucunda bir sürü anahtarın sallandığı anahtarlığı yaz aylarında şortumun neresine koymam gerektiğini düşünürken bulduğum çözüm. Bileğe rahatça geçirilebilen ve tek anahtarın takılı olduğu siyah bir saç lastiği. Havuzda yüzerken ve derin olmayan şort ceplerinden düşerek kaybolan anahtarlara konulmuş son nokta!
Merdivenlerden aşağı iniyorum. Sallıyorum bastonu zeminin üstünde sağa sola. Her bir savuruşun karanlığı ve sessizliği bıçaklamasına izin veriyorum. Nereye gittiğime dair bir fikrim yok, bir hedefim de yok. Sadece uyuşmuş bacaklarımı açmak istiyorum. Siteden çıkıp ailemin evine doğru hızlı adımlarla ilerliyorum. Cesur bir kedi yürüyüşüme eşlik ediyor.
"Süt…" diyorum yüksek lambaların altında bir sağa bir sola giden siyah karartıya bakarak. "Benden süt istiyor sersem…"
Yürümeye devam ediyorum. İşte o aptal çukura geldim. Zihnimde yer alan tüm küfür lügatını kargaların önüne seriyorum. Kaldırımdan asfalt yola iniyorum. Sövdükçe sövüyorum sorumsuz insanlara, bindirdikçe bindiriyorum anlayışsızlığa. Gözlerimi kapatıp geceyi duymaya çalışıyorum duymayan kulaklarımla. Hafif bir rüzgâr esişinden başka bir şeyin olmadığına karar veriyorum. Ama emin olamıyorum… Aynı kararı verdikten sonra toprak birikintisinin kenarından ilerlemeye başladığımda on santim ötemden geçen kamyonu hatırlıyorum. Artık korkmuyorum kendimi yola atarken. O günleri geride bırakmış olmam nedeniyle seviniyorum.
"Umursuzluk Deliği" koydum bu çukurun adını. Söverek o kadar çok geçtim ki yanından en sonunda bana da bulaştı umursamazlığı. Yola inerken ölümü de umursamıyorum kaç zamandır. Bunun yeni bir şey olmadığını biliyor olmak rahatlatıyor içimi. İlk kez on beş yıl önce fark ettim bunu. Beyin cerrahı dostum Mehmet Ağabey'le Antalya'ya geliyorduk. Onun kongresi vardı; bense İstanbul'dan dönüyordum. Şoförün arkasındaki koltukta oturuyorduk. Moladan hemen sonra sislerin içinde ilerleyen otobüs bir kamyonla az kalsın çarpışıyordu. Kamyonun önündeki parlak yıldızı görebilecek kadar ucu ucuna sıyırmıştık. Çığlıklar… Ölümden korkan insanların attığı çığlıkları duyarken ben sadece durdum. Ne korku ne de başka bir duygu vardı içimde. Sadece boş bir hiçlik ve umursamazlık.
Toprak birikintisiyle çevrelenmiş çukuru geçtim. Şimdi kaldırımda yürüyorum. Ama ölümün benden uzak olmadığını biliyorum. "Hangimizden uzak ki?" diye soruyorum kendime. Er ya da geç buluşacak ölüm bedenimizle. Kim bilir, belki de ölümü bir yok oluş değil, yeni bir doğuş olarak gördüğüm için korkmuyorumdur ondan.
Zihnime bir şarkı yerleşiyor köşeyi dönerken. Edip Akbayram bağırıyor: "Ben ölürsem, akşamüstü ölürüm. Alıp başımı gitmek isterim, bir akşam bir kente gideyim…"
Çok enderdir zihnime yansıyan şarkıların dudaklarımdan da ses bulup dışarı çıkması. Mırıldanmaya başlıyorum gecenin köründe karanlığın içinde ilerlerken. "Ben ölürsem, İç Ses…" diyorum İçimdeki Adam'a. "Beni gömmelerine izin verme! Tamam mı?"
Cıks… Onu konuşturmak için attığım zokayı yine yutmadı. Yanıt vermiyor… İçimdeki Adam'ın ölmesinden korkuyorum. Ama henüz paniklemedim. Daha önce de oldu günlerce benimle konuşmadığı ve hatta beni terk edip gittiği. Ama ona ihtiyacım olduğunda hep geri döndü. Demek ki şu an yalnız idare edebileceğimi düşünüyor.
Kaç yaşında öleceğimi bilmiyorum ben de herkes gibi. Ama ölürsem toprağın altına girmek ürkütücü geliyor bana. Ben, geride kalan bedenimin kül olmasını istiyorum. Sonra da Hiroşima'nın mısralarında Nazım'ın söylediği gibi havaya savrulmak istiyorum. Bu arzunun uygun olup olmadığını bilmiyorum; ama ruhumun ilahi güçle buluşacağı anda geride kalan bedenin bir önemi olmayacağına inanıyorum. Dalgaların içinde eridikten sonra tuzlu suyun bana mezar olması fikri hoşuma gidiyor. Ufka kadar uzanan uçsuz bucaksız bir gömütlük…
Düşünebilecek bir şeyler bulduğumu fark edince seviniyorum. Ölümü düşünmenin, hiçbir şey düşünmemekten daha güzel olduğunu anlayınca garipsiyorum. Onu da umursamıyorum.
Durdum… Pili bitmiş oyuncak bir kukla gibi aniden durdum yolun ortasında yürürken. Artık kaldırım yok. Aslında yol da yok; varsa da ben nerede olduğunu bilmiyorum. Paniklemiyorum. Sanki bağdaş kurarak oturduğum saatlerde uyuşan tek şey bacaklarım değil. Düşüncelerime de bulaşmış aynı uyuşukluk. Geri dönüyorum. Biraz sola açılı olarak yürümeye başlıyorum. Artık düşüncelerimde bir arayış var. Evimi arıyorum, çünkü kayboldum!
Siz hiç anlaşılmaz seslerle dolu bir dünyada kayboldunuz mu? Doğru düzgün bir şey görmeden? Duymadan? Sadece esintinin anlamı olduğu bir dünyada yolunuzu bulmaya çalıştınız mı?
Ben sadece bir kez kayboldum. Gecenin bir buçuğuydu, evime dönüyordum. Kaldırıma park etmiş kamyon ve olmaması gereken şeyler yüzünden yolumu şaşırmıştım. On yıldır kör, sağırım. Beni tanıyan ve görmez duymaz olduğumu bilen insanlarla iletişim kurmanın hiç de zor olmadığını biliyorum. Ama kaybolduğum o geceye kadar görmez duymaz olduğumu bilmeyen biriyle iletişim kurmanın nasıl bir şey olduğunu aklıma hiç getirmemiştim. Derdimi anlatıp söylenenleri anlamak… anlayabilmem için ne yapılması gerektiğini anlatmak… çok zordu ama çok da eğlenceli! Umursamaz bir eğlence!
Yol kenarında bir çıkıntı buldum bastonumla. Onu takip ederek ilerliyorum. Bir şeyi takip ederek ilerlemek ve doğru yönü bulmak… Bunun ne kadar önemli bir şey olduğunu sadece ilerlemek isteyenler bilir… On dakika kadar yürüdüm. Nerede olduğumu anlayabileceğim hiçbir belirteç bulamadım. Kesinlikle kayboldum…
Kulağıma köpek sesleri geliyor. İster istemez tedirgin oluyorum. Yaz aylarında yazlıkçılar tarafından beslenip tatil bitince kışın sokağa atılarak açlığa mahkûm edilen köpekler… İnsanlıktan utanıyorum… Elliye yakın beş yıldızlı otelin bulunduğu, her gün onlarca kilogram artık yemeğin çöpe atıldığı bir bölgede açlıktan insanlara saldıran köpekler insanlıktan utanmama neden oluyor.
Sesin geldiğini tahmin ettiğim yerin tam ters istikametinde yürüyüp ilk köşeden dönüyorum. Nefes alıp konuşabilen iki bacaklı biriyle karşılaşmadan eve dönebilme ihtimalimin kalmadığına inanmaya başladım. Tam o sırada alnıma bir sıcaklık çarpıyor. "Güneş!" diyorum. "Kahraman Güneş, lanet olası karanlığı yine tepeledi ve on iki saatlik hükümdarlığına başladı."
Yürüyüş yönümü değiştiriyorum. Evimin nerede olduğunu hâlâ bilmiyorum ama Güneş'in bana pusula olması sayesinde en azından bir yöne sahibim artık. Birkaç dakika sonra bir sokağı diklemesine geçiyorum. Yanımda bir araba vızıldıyor, belki de bir minibüs. Bilmiyorum. On adım attıktan sonra aniden duruyorum. Esinti, burnuma bir koku getiriyor.
"Ekmek…" diyorum kendime. O yöne doğru ilerliyorum. Kıtlıktan çıkmış bir Afrikalı gibi sevinç çığlıkları atıyorum ekmek kokusunun yayıldığı yeri keşfedince. Evimin yakınındaki bakkalı hızlı adımlarla geçiyorum. Düşüncelerimdeki arayış artık sonlandı. Güneş yükselmeye başlarken sitenin diğer tarafındaki kapıdan içeri giriyorum. Aheste adımlarla evimin merdivenlerini çıkıp kanepeye bırakıyorum kendimi.
Zihnimde hâlâ Edip Akbayram'ın şarkısının döndüğünü fark ediyorum. Bilgisayarımın başına geçip parmaklarımı klavyenin üstüne koyuyorum. Yeryüzüne yayılan güneşin topçu atışı desteğinde defalarca dövüyor parmaklarım klavye tuşlarını. İz bırakmak istiyorum… Bir gün öldüğümde, toprağın altında kalmayı arzulamadığımın hatırlanmasını umarak vuruyorum klavyenin tuşlarına.
"Gömülmek istemezdi…" demeli biri çıkıp ortaya. "Yüz seksen santimlik o şapşal korkardı böcekten… Ölüsünün bile korkacağını düşünürdü" demeli bir başkası. "Terlikle üstüne basmaktan bile korktuğu için parfüm sıkarak öldürmeye çalışırdı evde gördüğü böcekleri!" diye onamalı bir diğeri.
Zihnimde bir gülümseme yayılıyor klavye tuşlarından çıkan şıkırtıları duyarken. "İstanbul…" diyorum. "Orada ruhun eşlik etmediği bedenlerin yakıldığı bir krematoryum var!" Ardından garip bir düşünce yerleşiyor zihnime. Körleştiğimi reddetmeyi bıraktığım o günü hatırlıyorum. Şimdilerde düşündüğümde bile tam olarak çözümleyemediğim bir davranışım geliyor aklıma. İstanbul'a veda edişimi hatırlıyorum. Fikirleri birbiri ardına doğuran çarklar dönüyor zihnimde.
Bir vapur… ölümün ciddiyetine inat otuz üç tane yumruk büyüklüğünde çinko vazoya külleri konmuş olan ben… Kadıköy'e doğru yol alan vapurunn Sultanahmet'le gökyüzünün buluştuğu yeri gören bir noktası… vapurun arkasında köpüklü sulara doğru savrulan vazoları tutan dostlar… Her savruluşta dostların dudaklarından rüzgâra fısıldanan, öznesi zaptedilerek değiştirilmiş Nazım şiirinin dizeleri:
"Bir avuç kül oluverdin,
Külün havaya savruldu…"

Sayfa: 5/44