Hüzünden Doğar Bazen Gülümseyişler Paylaş!

Buğulu bir kadın sesi yankılanıyor zihnimde. Geçmişten, çok uzaklarda kalan günlerden bir ses… Saat sabahın körü. Güneş'e, yörüngesine ve yaklaşan mevsim döngüsüne bir küfür savuruyorum içimden. Yatakta sırtüstü uzanmış bedenimi sola çevirirken başımı yastıktan iyice uzaklaştırıyor, dönüşün hemen ardından bedenimi koyveriyorum. Yüzümün, yumuşak yastığa hafifçe çarpması garip bir his uyandırıyor içimde. Buğulu kadın sesi şarkısını söylemeye devam ediyor:
"Hani verdiğin sözler? Hani ellerin nerde? Hani huzur bulduğum, deniz gözlerin nerde? Hani sen hep benimdin, şimdi nerdesin nerde?"
Melodinin ve buğulu kadın sesinin her bir tınısı düşüncelerimde yankılanıyor. Saatin kaç olduğunu soruyorum kendime. Yanıt veremiyorum; karanlığın güneşle sevişmeye başlamasına az kaldığını biliyorum sadece. Şarkı zihnimde dönmeye devam ettikçe inadı bırakıyor ve düşüncelerimde geçmişe dönmeye karar veriyorum. Radyoculuk yaptığım günlerden hatırlıyorum o buğulu kadın sesini. Yüzlerce albümün durduğu rafların en altında, en kıytırık köşesinde duran "Altın Şarkılar" ve "Gönül Şarkıları" disklerinden birinde olduğunu hatırlıyorum.
Zihnimde süregiden şarkı başa dönüyor. Düşüncelerimin girdiği şarkılı kısır döngüden kurtulmak için uyguladığım en etkili ilaç olan oyuna teslim ediyorum kendimi. "Hani huzur bulduğum, deniz gözlerin nerde?" mısraları geldiğinde "deniz gözler" kelimelerinden Soner Arıca'nın o enfes şarkısına sıçrıyorum. Çok değil on beş yirmi saniye sonra zihnimde hiç beklemediğim anılar beliriyor. Az önce küfürler savuran ben, sabahın köründe yatağın içinde pişmiş kelle gibi sırıtıyorum aniden.
Ne zamandı şimdi tam olarak hatırlamıyorum. Bildiğim tek şey tıfıl olduğumuz günlerdi. Kış aylarında akşamları yapacak fazla şey olmadığı için radyoya giderdik. Alternatif seçeneklerimiz olduğunda da o alternatifleri tercih ettiğimiz söylenemezdi. Çünkü bir yandan demlenirken diğer yandan program yapıp mikrofon kapandığındaysa geyiğe sarmak gibisi yoktu.
Akşamları genelde ben, Gökhan ve Oygar olurduk. Gündüz yeteri kadar yayın yaptığımız için mikrofonu Oygar'a ihale eder, ses mikserinin hemen yanına koyduğumuz sehpanın üstünü donatırdık. Bira ve tuzlu fıstık vazgeçilmezlerimizdendi ve tabii kısa Marlboro! Ama sanmayın ki bu iş öyle sırf keyif barındırsın. Aynı zamanda ciddi bir riskti. Radyonun sahibesi rahmetli Gülümser Teyze 7/24 radyoyu dinlerdi. Programcı anonstayken arka taraftan şişe şıngırtısı duyduğunda, sunucu sigara dumanı üfler gibi ses çıkardığında yağmur çamur, gece gündüz dinlemez radyoyu basardı. Tabii o kapıda belirdiğinde stüdyoda sigara dumanı veya bira varsa kaçacak delik arardık.
Ömrü hayatımda gördüğüm benden daha sakar tek dostum Gökhan'dır. Bir doksanlık boyu ve iri cüssesi ile züccaciye dükkânına giren filden farksızdı o günlerde. Şimdi hatırlıyorum da… tam anlamıyla komediydik. Eğer Gökhan ikinci birasına başladıysa Oygar mikrofonu açmadan önce Gökhan'ın elindeki şişeyi sehpaya bıraktırırdık! Üçüncü veya dördüncü birasını içiyorsa mikrofon açılmadan Gökhan'ı stüdyo dışına çıkardığımız bile olurdu. Çünkü çarpıp devirecek bir şeyler mutlaka bulurdu. İşte o gecelerde "Deniz Gözlüm" şarkısının çalınması istendiğinde stüdyoda hep aynı muhabbet dönerdi: "Deniz gözlü bir sevgilimiz olmadı ki şarkıyı adayalım!"
Şarkı başlardı, hüzün hemen stüdyoya hâkim olurdu, biralar tokuşturulur, sigaralar yakılırdı. "Canım seni özler, seni diler, ister. Beni bırakma ele, ateşlerim söner…" mısrası gelince içimizden biri işaret parmağını sallaya sallaya, "Ulan… deniz gözlü sevgilim olsun, sırf bu şarkıyı söylemek için onu terk edeceğim!" derdi. Ama kader işte; benim deniz gözlü sevgilim hiç olmadı…
Şarkının efkârından kurtulmak için Grup Vitamin'den bir şeyler çalma önerisi atılırdı ortaya. Gökhan veya ben, "Fatoş'u çalalım!" derdik. Ama tabii çoğunlukla bu istek icraata dönüşmezdi, cesaret edemezdik. Çünkü Gülümser Teyze Grup Vitamin'e sinir olurdu. Fatoş'u çalmaksa idam edilmeyi kabul etmek gibi bir şeydi. Evet, diğer Grup Vitamin şarkılarını yayınladık diye radyoyu basmazdı ama "Ağzını açıp gözünü yummak" deyişi ortaya çıkardı. O telefonda bağırırken biz ahizeyi kulağımızdan yirmi santim uzakta tutar badireyi en az zararla atlatmayı umardık.
Eski dostlar bilir, bizim Gökhan "R" yoksunu, "S" vukuatlısı bir telaffuza sahiptir. Radyoda demlendiğimiz gecelerde Oygar kafayı her buluşunda Gökhan'a, "Genç Fm" dedirtirdi. Ancak bizim koca adam "Genç" değil, e harfini daraltarak "Gênç" olarak telaffuz ederdi. "Genç" ile "Gênç" arasında fark olduğunu Gökhan'a öğretememiş olmamızdan daha komik olan şeyse Gökhan'ın soyadının "Genç" oluşuydu!
Yatakta bir tur daha dönüyorum. Ama bu sefer küfür etmiyorum, âdeta kikirdiyorum. Aklıma ilk tuvalet camı köprüsü deneyimimiz geliyor…
Genç Fm o zamanlar bir iş hanının en üst katında birbirine komşu iki ofiste kuruluydu. Ofislerin apartman koridoruna açılan kapıları farklıydı. Bir gece Oygar'la radyoda sabahlıyorduk. Sigaramız bittiğinde saat gece yarısını geçeli hayli olmuştu. Oygar, "Benim odada yedek paket var" dediği için erken saatte büfeye gidip sigara almamıştık. Ancak sigaranın olduğu ofisin kapı anahtarının olmadığını fark ettiğimizde iş işten geçmişti. İlk önce bıçak ve kartla diğer ofisin kapısını açmak için çabaladık. Bir hayli uğraştıktan sonra vazgeçtik. Tam pes etmek üzereydik ki Oygar gittiği tuvaletten bana seslendi. Bir buçuk metreye bir buçuk metrelik küçük tuvaletin camı diğer ofisin tuvalet camına komşuydu. İki cam arasında da elli santim genişliğinde havalandırma boşluğu vardı. Oygar, benim o pencereden karşıya geçebilecek kadar sıska olduğumu düşünüyordu. Doğruydu da ancak sigarasızlığa tahammül edebildiğim için teklife hiç sıcak bakmamıştım. Ben işe bulaşmayınca Oygar önce klozete çıktı, oradan da duvar ve sifondan destek alarak kırk beş santim civarında genişliğe sahip camdan başını uzattı.
Oygar'ın oradan geçmeye niyetleneceği aklıma hiç gelmemişti. Ama Oygar kendini yukarı çekip camdan havalandırma boşluğuna doğru süzüldü. Boyu benden daha kısa olmasına rağmen gövdesi daha yapılıydı. Tabii kaçınılmaz son gerçek oldu: Oygar camda sıkıştı.
"Sıkıştım ulan!" diye diğer ofisin camından seslendiğinde ben kahkaha komasına girmiştim. O ise bir yandan küfür ediyor, diğer yandan da sıkıştığı yerden kurtulmak için debeleniyordu. Ciddi bir sesle, "Yardım et, Murti…" demesini duyduğumda gülmeyi bıraktım. Biraz itekleme çabasından sonra, "Ne yapacağız? İtfaiyeyi çağırayım mı başka çare yok gibi görünüyor?" dedim sakin sakin. Oygar biraz daha çabaladı; ama işe yaramadı, uzun bir, "Offf!" çektikten sonra öneriyi kabul etti.
O anki sahne şuydu: Oygar'ın totosu ve bacakları benim bulunduğum ofiste, beli ve gövdesinin bir kısmı havalandırma boşluğunda, kolları, başı ve omuz kısmıysa diğer ofisin tuvaletindeydi. Başımı kaldırıp bir süre sahneye baktıktan sonra Oygar'a emin olup olmadığını sordum. Emindi…
İtfaiyeyi çağırmamız hâlinde başımıza gelecekler zihnimde belirdi. Bir gazete… üst satırda, "Tuvalet camına sıkışan Genç Fm Genel Yayın Yönetmeni'ni itfaiye kurtardı" başlığı. Hemen altında iki fotoğraf… Sağdaki fotoğrafta Oygar'ın tavana bakan kıçı ve debelenen bacakları… sol taraftaysa foto muhabire küfür ederken çekilmiş ve klozete tepeden bakan hali…
Zaten çakırkeyif seviyesini aşmış olan Oygar'a, aklımdan geçenleri söyleyince gülme krizine girmişti. Ama şans o ki kahkaha atarken gevşeyen kasları sayesinde sıkıştığı yerden kurtulmuştu.
Tabii biz bu olaydan hiç ders almadık. Daha sonra benzer bir durumda ben o camdan diğer tarafa geçtim. Hatta örümceklerden tırsan ben, havalandırma boşluğunda yüzüme örümcek düşünce üç buçuk atmam nedeniyle uzun süre Oygar ve İldo'nun dalga geçişlerine maruz kaldım.
Zihnimdeki buğulu kadın sesinin artık işitilmediğini fark edince rahatlıyorum. İşte tam o an İçimdeki Adam yemek masasında duran kerhane tatlısının varlığını bana hatırlatıyor. Daha önce Facebook'ta yazmıştım. İstanbul ve Trakya'da "kerhane tatlısı" denen tatlıya Antalya'da "halka tatlı" deniyor. Yağmur damlası şekline benzeyen, altı yuvarlak, üst tarafa doğru çıktıkça hafif darlaşan, ortası delik ve tulumba tatlısına benzeyen bu gıdaya İç Anadolu'daysa "bal tatlısı" deniyormuş. Neyse, sadede geleyim… Bu yazının sonunu kerhane tatlısıyla bağlantılı bir anıyla noktalayayım.
Bundan dört beş yıl önce bir arkadaşım Antalya'daki bir fırının yaptığı kerhane tatlısını öve öve bitirememişti. Ağzımın suyunun aktığını görünce ziyaretlerinden birinde bana o fırının yaptığı kerhane tatlısından getirdi. Tabağın üstündeki jelatini sıyırıp tatlıyı kulağından yakaladım. Yerken kırılmaması ve şerbetinin akmaması için dudağımı tatlının çevresinde dolaştırarak tatlının birleştiği yeri aramaya koyuldum.
Ancak ne var ki arkadaşın getirdiği kerhane tatlısı hayli büyüktü… Normalde on santim çapına sahipken benim dudağımla çevresini dolandığım tatlının çapı on beş santimden fazlaydı. Tatlıyı ısırmadan dudaklarımdan uzaklaştırıp arkadaşa döndüm ve çok ciddi bir yüz ifadesiyle sordum: "Lan… sizin fırıncı zenci mi?"

Sayfa: 6/44