Siyah Güneş Paylaş!

Tozlu pencerenin ardında batmakta olan turuncu yuvarlağı izliyordu. Zihni, her bir köşesinde farklı tik-tak sesleri yankılanan bir saat fabrikası gibiydi. Sesleri susturabilmek için ritmi kâh hızlandırıyor kâh yavaşlatıyordu; ancak ne yaparsa yapsın ebedî bir sessizliğe kavuşamıyordu. Tik-tak vuruşlarını bastıran cızırtılı ses dakikalardır kulaklarında yankılanıyordu: "Akın var, güneşe akın! Güneşi zaptedeceğiz, güneşin zaptı yakın!"
O şiir kasedini, gençlik yıllarında Nazım Hikmet kitabı sormak için gittiği sahaftan almıştı. "Nazım'ın kendi sesinden şiirler," demişti adam. Eve dönüp kasedi dinlemeye başladığında tüm dünya durmuştu onun için. Çok uzak bir galaksiden gelen puslu bir titreşim yayılmıştı odaya. Birkaç saniye sonra da cızırtıların üstüne güneş gibi doğan Nazım'ın sesini işitti. Aradan çeyrek asır geçtikten sonra sözüm ona ses kalitesi arttırılan CD'den dinledi Nazım'ı. Tek bir cızırtının dahi eşlik etmediği sesi duyar duymaz sinsi bir yılana değmiş gibi irkildi. CD'yi çıkarıp cızırtılarla dolu eski kasedi koydu.
Elli sekiz yaşındaydı. Son altı yıldır Akdeniz'e kıyısı olan küçük bir kasabada yaşıyordu. Ailesinin zoruyla başladığı tıp fakültesini bir süre ara verdikten sonra yine ailesinin baskısıyla tamamlamıştı. Aslında başlangıçta ailesinin kendisi adına doğru bir seçim yaptığını düşünüyordu; hatta bu düşüncesi ikinci sınıfta ilk kez karşılaştığı kadavrayla perçinlenmişti. Verilen ilaç nedeniyle belirginleşen damarları görmek ona garip bir huzur vermişti. Bu huzur sadece bir yıl sürdü. Arkadaşının kalp seslerini steteskoptan duyduğunda her şey bir anda değişti. Kendine nerede olduğunu, ne yaptığını, neden o ritmik seslere tahammül edemediğini sordu ve yanıtını bulamayınca kendi içinde kayboldu. Aylar süren kayboluş son bulduğunda dahi ritmik sesleri duymaya devam ediyordu. Tıpkı şu anda olduğu gibi…
Koltukta otururken, turuncu yuvarlaktan yayılan ışınları yakalamak için başını biraz sola eğdi. Odanın her zamanki hâlini o kadar kanıksamıştı ki duvarlarda asılı olması gereken onlarca saatten birçoğunun yerinde olmadığını fark etmedi bile. Steteskoptan duyduğu kalp ritimlerini, uzun bir çabadan sonra ona huzur veren saat tik-taklarına çevirebilmişti. Zihnini rahatlatmak için uyguladığı bu yöntemi, doktorluk yapamayacağına karar verdikten sonra meslekî uğraşa dönüştürdü. O, bir saat tamircisiydi. Birbirine geçmiş küçük çarkların düzgün dönmesini sağlamak hayatta yaptığı en iyi şeydi ve bu hiç değişmedi. Değişmeyen bir başka şeyse duvarda asılı onlarca saatin bile zihnindeki tik-takları bastıramadığı gerçeğiydi.
Evin uzak bir köşesinden gelen iniltiyi duydu. Sonrasında tiz bir çığlık yankılandı zihninde. Bir an duraksadı. Derin bir nefes alarak gözlerini sımsıkı kapatıp açtı. Turuncu yuvarlaktan gelen ışıklar, odanın zeminine dağılmış kırık saat parçalarına vuruyordu. Dudaklarını yalayarak yutkundu. Kanıksadığı görüntü, gerçekle yer değiştiriyordu. Kırılmış saatler, parçalanmış ahşap saat kasaları, çarklar… Her şey darmadağınıktı. Başını iki yana sallarken evin derinliklerinden gelen iniltiyi tekrar işitti. "Anne?" diye çatlak bir ses yankılandı odada. Kendi sesinin bu kadar uzak olmasına alışıktı. Elini, gözlerinin üstünde kenetleyip yüzünü sıvazladı. "Kendini tanı…" diye mırıldandı. Bu sefer duyduğu ses ona biraz daha yakındı. Düşüncelerinde ters yüz olmaya başlayan bir şeyler duyumsadı. Bunu ilk kez lise son sınıftayken hissetmişti. Yıllar geçmiş, kendisine ait her şeyi öğrenmiş ve en önemlisi tüm gerçekle yüzleşmiş olmasına rağmen küçük çocuğun, yardım isteyen çığlıklarını duyma nedenini öğrenememişti. Tıpkı o çığlığı atanın kim olduğunu asla öğrenemediği gibi…
Ensesinin dibinde vahşi bir hayvanın soluğuna benzer bir tıslama duyunca oturduğu koltuktan haykırarak sıçradı. Gözleri hâlâ kapalıydı. Titriyordu… Tüm bedeni, gerilip bırakılan yay gibi titremeye başlamıştı. Boyun kaslarındaki sert çekilmeler nedeniyle başının kesik kesik kıpırdadığını fark edince kontrolünü kaybetmemek için mırıldandı: "Kendini tanı… Gerçekle yüzleş… Kendini ta…" Aniden çarpılan ağzının etkisiyle gerginleşen dudaklarından dökülen kelime yarım kaldı. Ellerini yüzüne kapattı. Her şey bulanıklaşmış olmasına rağmen bilinci kısmen yerindeydi. Tik-tak seslerinin gitgide uzaklaştığını fark edince kanı buz kesti. Ölüm… Sadece ölüm yaklaşırken tik-tak sesleri onu terk ederdi.
Benliğindeki bataklıktan kurtulmak için elleriyle güneşi yakalamaya çalıştı. Ama artık çok geçti. İlk önce turuncu yuvarlağın ortasında oluşan ince çatlakları gördü. Sarı ışıkları gölgeleyen çizgilerin ortasında beliren siyahlık dört yana ilerliyor ve her geçen saniye büyüyordu. Siyah bir civcivin yumurtadan çıkışı, bir örümceğin kozasını parçalayışı, turkuaz renkli sulardan yavaş yavaş yükselerek çıkan dalgıç gibi… Turuncu yuvarlağın ortasında genişleyen siyahlık, güneşi zaptederken olduğu yerden kımıldayamadı bile. Gitgide daralan ateş çemberi kısa bir süre içinde siyah canavar tarafından yutulmuştu.
Her yer kararmıştı. Taş duvarların köşelerini sarmış yeşil yosunların küflü kokusunu duyumsuyordu. İniltiyle karışık bir çığlık daha duydu. Karanlıkta kaybolmaktan korkan küçük bir çocuk gibi "Anne?" diye seslendi. Sesinin yankılanarak ondan uzaklaştığını duyduğundaysa annesini kaybetmekten korkarcasına haykırdı: "Anne! Sen misin anne!" Ses yoktu. Köşeli taşlarla örülmüş hücreye benzer odaya bakındı. Oradan kurtulmak istercesine gözlerini sıkıca kapadı. Dişlerini birbirine geçirip son gücüyle sıktı. "Kendini tanı! Kendini tanı! Gerçeğinle yüzleş!" Yüzüne vuran hafif sıcaklığı hissedince turuncu yuvarlağın geri geldiğini umarak gözlerini açtı. Birbirine ters geçmiş iki çenesi olan bir yaratığın saldırmak üzere olduğunu anlayınca geri sıçradı. Gördüğü son şey, farklı yönlere bakan vahşi dişler arasında sıkışmış kanlı kumaş parçasıydı. Birkaç dakika önce gerçekle yüzleşmesi hakkında zihninden geçirdiği her şey uçup gitmişti. Kaçmalıydı… Annesi ölmüştü ve o da ölmek üzereydi… "Kaç!" dedi kendine. "Koş!"
Gözleri ansızın körelmiş biri gibi ellerini öne uzatarak koşmaya başladı. Duvarı takip ederek ilerledi. Burada bir yerde çıkış yolu olmalıydı. Birkaç saniye sonra dar bir geçide daldı. Hızlı hızlı soluyarak onu arayan yedi bacaklı yaratığın taş zemini döven seslerini duyuyordu. Kendisinden yardım isteyen çığlığa doğru koşmaya başladı. Bir süre daha ilerledikten sonra her şey aniden altüst oldu. Yer değiştiren dünyanın gölgesinde yuvarlanıp bilincini kaybetmeden önce fark ettiği son şey yüzüne akan sıcaklıktı.
Kendine geldiğinde olanları anlaması uzun sürmedi. İki katlı evinde merdivenlerin en alt basamağındaydı. Olduğu yerde yavaşça doğrulmaya çalıştı. Sırtında hissettiği acıyı kafasında ölçüp biçti. Bir yerinin kırılmadığından emin olunca doğruldu. Tırnak izleriyle dolu ellerine birkaç saniye baktıktan sonra yumuşak hareketlerle yüzünü arşınladı. Burnu, davul gibi şişmişti. Neyse ki zaten kırık olan bir burnun tekrar kırılma olasılığı azdı. Dudağının üstünde kuruyan kan damlalarını sildikten sonra yüzünü yokladı. Yüzü de tıpkı kolları gibi vahşice tırmalanmıştı.
Ayağa kalkıp banyoya gitmek yerine yavaş hareketlerle üst kata çıktı. Bilinci, ona çok uzaktan çakmalar yapan deniz feneri gibiydi. Zihnindeki her şey pusluydu. Ürkek adımlarla zifiri karanlık olan çalışma odasına girdi. El yordamıyla açtığı lambadan yayılan beyaz ışık irkilmesine yol açtı. Karşısındaki manzara nedeniyle kuru kuru yutkundu. Duvar saatlerinin neredeyse tamamı yerdeydi. Saatlerce uğraşarak yaptığı ahşap kasaların çoğu kırılmıştı. Saat yapımında kullandığı malzemeler gelin ve damada atılan konfetiler gibi dört bir yana saçılmıştı. İçinde o garip acıyı hissetti. Küçük bir çocuk gibi omuz silkip gülümsedi. Ne kadar da komikti! Bedeninin perişan hâline değil de birkaç saat çarkı için acıyordu içi.
"Ruhsal engellisin," demişti psikiyatr. Bu tanımı ilk kez otuz yıl önce duymuş, tepki verememişti. Tıptan mezun olmadan hemen önceydi, psikiyatri profesörünün odasındaydı. Kendisinden, çığlık çığlığa yardım isteyen kızın peşine düşmüş, o haykırışları duymasının sebeplerini arıyordu. Karşısında oturduğu psikiyatrın gözlerine saniyelerce baktı. Benliğinin, şizofreni tarafından kuşatıldığını kabul etmesi zordu. O ses… Ondan yardım isteyen o küçük kızın çığlıkları… O kadar canlıydı ki… Tüm bunların zihni tarafından yaratılan hayal parçacıkları olması imkânsızdı.
Kaçtı… Psikiyatrın odasından çıktıktan sonra her şeyden kaçtı. Kendini, oyuncularını ve senaryosunu bilmediği bir filmin içindeymiş gibi hissediyordu. Çevresinde güvenebileceği tek kişinin olmadığına karar verdiğinde uzaklara gitmek için yola koyuldu. Kendine aynı soruyu sıklıkla sormasına rağmen kaçma nedenini tam olarak çözemiyordu. Doğu Karadeniz'in sınıra yakın bir yerinde küçük bir köye sığındı. Gökyüzündeki koyu griliğin kendi iç dünyasındaki siyaha yakın olması nedeniyle orayı sevmişti. Gayesiz günler hızla geçti. Köylülerin sorularına şüpheyle baktığından onlara baştan savma cevaplar verdi. Hayatta kalmak için tek çaresinin benliğini gizlemek ve kaçmak olduğunu sanıyordu.
Bir gece aynı çığlıkları duyarak gözlerini açtı. O kız… Ondan yine yardım istiyordu. Köy evinde volta atarken mavi ışıklar saçarak yaklaşan jandarma cipini görünce tekrar kaçtı. Dakikalarca koştu. Geceye saplanmış mızraklar gibi duran ağaçların arasında o sesi takip etti. Ve sonra onu yıllarca kovalayacak olan iki çeneli yaratıkla karşılaştı. Sık bir çalılığın arkasında parlayan kırmızı gözlerini fark ettiği anda üstüne sıçrayan yaratıkla dakikalarca boğuştu. Bir kaya parçasını kafasına vura vura onu öldürdüğünde her şeyin son bulduğunu düşündü. Sabah olduğunda diz kapağının parçalanmış olduğunu gördü. Kaya parçasını yaratığa değil de kendi dizine vurduğunu anladığında bilincini örten sis dağılmaya başladı. O kız… O ve çığlıkları gerçek olabilirdi belki; ama o yaratık bir hayaldi.
Her şey zihninde olup bitiyordu. "Kendini tanı…" dedikten sonra susmuştu psikiyatr. Onun ne demek istediğini anlaması uzun sürdü. Gerçekle yüzleşmesi için önce kendisini tanıması gerekiyordu. Şizofreni hastalarının sadece yüzde üçünün içgörüsü vardı. Bilmek, bazen hiçbir şeyi değiştirmezdi; gerçeği bilmekle gerçeği yaşamak arasında derin bir fark vardı. Şizofreni hakkında öğrendikleri, ne gerçek ve hayal arasındaki geçişleri engelliyor ne de kendisini doğru analiz etmesini sağlıyordu. Benliğine sorular yönelttiğinde hiçlik denizine düşen hiçlik damlalarından başka bir şeye ulaşamıyordu. Yaşanılan çılgınlıkların gerçek olmadığının -en azından bilinci tekrar geri geldiğinde- farkına varması ona güç verdi. Yaşadığı yüzleşme ile tutunuyordu hayata. Evet, uçsuz bucaksız bir okyanusta tırnaklarını dalgalara geçirerek tutunmaya çalışmak hiçbir şeyi değiştirmiyordu ama mücadele etmek zihninin gerçek dünyada kalmasını sağlıyordu. Sürekli işittiği kalp atış seslerini, saat tik-taklarına çevirdiği gün, hayal-gerçek arasındaki savaşta en önemli cepheyi kazanmıştı.
Derin bir nefes alıp harabeye dönmüş odadaki koltuğa oturdu. Devrilmiş sehpanın yanına düşen gece lambasını açıp koluna yaklaştırarak dikkatlice baktı. Halüsinasyonların ne zaman başladığını ve vahşi bir hayvan gibi kendini tırmaladığı anları çoğunlukla hatırlamıyordu. Kendine zarar vermemek için elinden geleni yaptıysa da pek işe yaramamıştı. Bedenindeki tırmalama izlerinden kurtulmak için uzun süre tırnaklarını neredeyse kökünden kesti; ancak kendine zarar vermeyi sürdürdü. İltihaplanmış derinin altından yarım santimlik saat çarkını çıkardığı gün bedenini koruma çabasını bir kenara bırakmıştı.
Gözleri, yere düşmüş bir saatin akrep ve yelkovanına takıldı. Saat gece yarısını geçmişti. O vahşi yaratıktan saatlerce kaçmış olmalıydı. Yavaşça ayağa kalktı. Kanepenin üstünde duran battaniyeyi alıp balkona doğru ilerledi. Bilincini, gecenin ayazında sorgulayacak ve gerçekle bir kez daha yüzleşecekti. Siyahlaşarak yitip giden güneşin içine yeniden turunculu ışıklar dolana kadar gözünü kırpmayacaktı. Siyahlaşan bir güneşin değil, ona huzur veren tik-tak seslerinin eşliğinde turuncu yuvarlağı yaşayacaktı.

Sayfa: 2/44