Bir Kör Öyküsü: Çuff Çuff Paylaş!

Bilgi: Öyküde, az gören/görmeyen bireylerin sokaklarda yaşadığı ve körler tarafından hoş görülmeyen olaylar mizahi bir dille hikâyeleştirilmiştir. Kelime dizisi sonunda (*) sembolüyle işaretlenmiş yerler; görmeyenlerin sık sık karşılaştığı "gerçek" cümleleri, rahatsız edici davranışları veya yazımdaki yerine göre "doğru görülen" hâlleri ifade etmek için kullanılmıştır.

Bir kör öyküsü: Çuff Çuff
"Elektrikler kesik, asansör ve yürüyen merdivenler çalışmıyor" dedi tanımadığı bir ses. Kör adam yavaşça başını salladı. Elektrikle çalışan trenlerin olduğu metro istasyonunda asansörleri çalıştıran elektrik nasıl kesiliyordu bir türlü anlamıyordu. "Sorun değil, normalde de asansörü kullanmıyorum zaten" dedi, güvenlik görevlisi olduğunu tahmin ettiği kişiye. Bastonuyla ilerlemek için ilk adımını attığında alışık olduğu o cümleyi duydu: "Size yardım edeyim, aşağıya indireyim."(*)
Derin bir nefes aldı. Başını yavaşça iki yana salladı. "İnanmayacaksınız ama…" dedi ve hafifçe gülümsedikten sonra ekledi: "Bir yaşından beri kendi başıma yürüyebiliyorum." Güvenlik görevlisine baktı, bu cümleyi söyledikten sonra yaşanan anlık şaşkınlık Musti'nin en çok sevdiği eğlencelerden biriydi. Güvenlik görevlisi, "Olsun ben yine de size yardım edeyim, merdivenler çok kalabalık" diyerek genç adamın dirseğiyle omzu arasındaki bir yerden kolunu tuttu.(*)
Musti, yavaşça kolunu çekti. Gorilin, muza sarıldığı gibi kolunu tutan insanlara uyuz oluyordu. Neden öyle tuttuklarını da anlamıyordu bir türlü. "Yahu gerek yok, kendi başıma inebilecek yaştayım. Korkmayın, düşüp bir tarafımı kırarsam siz suçlu olmazsınız" dedi yumuşak bir sesle.
"Yok, yok… ben yardım edeyim. Sevaptır… Hem şimdi ben size yardım etmezsem Allah da sonra bana yardım etmez."(*)
"Yardım istemiyorum, beyefendi, sevap kapısı da değilim, kendi başıma inerim" dedi tekrar. Tam birkaç cümle daha söyleyecekti ki gişe tarafından gelen seslenişi duydu. İsminin Sedat olduğunu anladığı güvenlikçiyi içeriden çağırıyorlardı. "Oh, paçayı yırttım" diye aklından geçirdi. Ama yanılmıştı; Sedat'ın kalın sesini işitti: "Pardon, bakar mısınız? Acaba rica etsem görme engelli beye yardımcı olabilir misiniz? Asansör çalışmıyor da?"(*)
"Hayret bir şey!" diye sinirli bir sesle homurdandı Musti. Tam güvenlik memurunu tepeden tırnağa haşlayacaktı ki yumuşak, sıcak ve oldukça hoş bir kadın sesinin, "Elbette ederim" dediğini duydu. Yanına yaklaşan kadının parfümü de ona eşlik ediyordu. "Size yardım edebilir miyim?" diye sordu aynı sıcaklıkla.
"Tabii!" dedi, Musti. Sırıtırken tüm dişlerinin görünmemesine dikkat etti. "İsmim, Musti. Kolunuza girmemde bir sakınca var mı?"
Körlerin büyük bir çoğunluğunun aşırı yardımsever insanlardan yaka silktiğini, görenlerin çoğu bilmezdi.(*) Daha doğrusu muhtemelen birçoğu bunu düşünmeye bile eriniyordu. Evet, çoğu kişinin amacı iyilik yapmaktı ama iyilik kavramının göreceli olması işin rengini değiştiriyordu.(*)
Körleri asıl kızdıran şeyse bu yardım girişimlerinin nedeniydi. Çoğu kişi, acıdığı veya yardım edilmezse körlerin tek başına bir şey yapamayacağına inandığı için bu tür girişimler sergiliyordu.(*) Musti, bir seferinde üşenmemiş saymıştı. İstiklal Caddesi'nin başından Galatasaray Lisesi'ne varıncaya kadar tam yirmi yedi kişi yardım girişiminde bulunmuştu. Bu girişimlerin, o an doğru yönü takip eden körün işini daha çok zorlaştırdığınıysa görenlerin çoğu aklına bile getirmiyordu.(*)
Musti, metronun dışına çıkınca bir süre duraksadı. Metrodaki ağır kokudan sonra dışarıdaki temiz hava iyi gelmişti. Ama ne var ki daha ciğerlerindeki soluğu yenilemeden, "Yardım etmemi ister misiniz?" sesini duydu. Yine bir kadın sesiydi ama tok bir tondaydı. Musti teşekkür ederek teklifi reddetti. Nazik insanların girişimleri daha katlanılabilirdi. En azından önce soruyorlardı. Tek kelime etmeden, gorilin muza yapıştığı gibi körün kolunu tutup sağa sola çekiştirmeye başlayan insan sayısı çok daha fazlaydı.(*) Hatta kola girerek dokunmak yerine bastonu tutup köre yön vermeye çalışanlar da oluyordu.(*) Yardımseverler bazen de pazarda orta yere bırakılmış domates torbası muamelesi yapıyordu körlere. Kör, yoldaki bir engele yaklaşırken yanından geçen yardımsever kişi hiç konuşmadan kolu tutuyor, engelin çevresinden dolaştırıyor ve yine tek kelime etmeden bırakıp gidiyordu.(*)
Musti bastonunu yerde kaydırarak ilerlemeye başladı. Zemin eğimi, kaldırım taşının biçimi, uzaktan kulağına gelen trafik ışığı sesi ve diğer belirteçlere dikkat ederek ilerliyordu. Zaten ışıkların hemen sonrasında yürüyüş yolunda sarı renkli referans çizgiler vardı. Oraya geldiğinde her şey daha da kolaylaştı. Bastonunu dar bir alanda hareket ettirdiğinden daha hızlı ilerliyordu. Ama tabii ne var ki goril sayısı çoktu. Musti, sert biçimde ve apansız koluna giren bir el hissettiğinde durdu. "Ne oluyor?" diye sordu.
"Gel, götüreyim, nereye gidiyorsun?"(*) dedi kalın bir erkek sesi.
"Neden?" diye sordu Musti kolunu tekrar adamdan kurtararak. "Sen görme engelli değil misin? Gel işte"(*) dedi adam. Musti, aslında bu tür durumlarda çok tepkili olmamaya çalışırdı. Ama adamın ses tonundaki acıma duygusunu yakalamıştı. "Ben mi görme engelliyim?" diye sordu gayet sakin. Çok kısa bir süre bekleyerek adamın şaşırmışlığını hissettikten sonra devam etti: "Yok yok… Ben görme engelli değilim. Ben trenim…"
"Ne?" diye sordu adam aniden. Musti yüzündeki ciddiyeti hiç bozmadı. "Vallahi de trenim billahi de trenim" dedi. Sonra başıyla yerdeki referans çizgiyi işaret etti. "Aha onlar da benim raylarım. Tekerleklerimi de görmek ister misiniz?"
"Ne diyorsun, anlamadım?" dedi adam tekrar. Musti devam etti: "Tren diyorum… Hani var ya böyle siyah renkli, kırmızı bacalı, bir sürü tekeri olan bir makine? Hogwarts Ekspresi gibi olandan bahsediyorum!"
"Anlamadım?" dedi adam. Konuşmaya başlarken ses tonunda hâkim olan küçümsemeden eser yoktu şimdi.
Musti gülmemek için kendini zor tutuyordu. "Ben anlatamadım…" dedi sakince. "Tren ya… hani yok mu? Çuf çufffff!" Ve sonra kendini tutamayıp gülmeye başladı. Adamın dere tepe düz gitmesi bile keyfini kaçırmadı. Ama adamın erken kaçmasına üzülmüştü. Bir seferinde tarife devam etmişti. Elini duş fıskiyesini yerinden alırmış gibi havaya kaldırmış ve fıskiyeyi aşağı doğru çekerken tren düdüğü gibi ses çıkarmış ve ardından ritimli bir şekilde çuf çuflamıştı. Tabii o zaman yanında Oğuz ve Minik Kuş olduğu için her şey çok daha keyifliydi.
Musti'nin aklına arkadaşları geldiğinde tekrar bastonunu zeminde kaydırmaya başladı. Eğer biraz daha oyalanırsa tanımadığı birinin rehberliği olmadan randevusuna yetişemeyecekti. Bugün Dünya Engelliler Günü'ydü ve kördaşlarıyla beraber müzeye gitmeye karar vermişlerdi. Birkaç dakika sonra telefonu çaldı, arayan Pınar'dı, yani nam-ı diğer Minik Kuş. Nerede olduğunu soran arkadaşını, "Kuruyemişçinin yakınlarındayım. Burnuma mis gibi kavrulmuş leblebi kokusu geliyor" diyerek yanıtladı. Minik Kuş dikkatli olmasını söylediğinde aniden durdu. Çünkü yürüdüğünüz yoldan birkaç dakika önce yürüyen başka bir kör size dikkatli olmanızı söylüyorsa yapmanız gereken en mantıklı şey durmaktı. Pınar'a ne olduğunu sordu. "Eşoğlu eşek kuruyemişçi, kavurma makinesinin yerini değiştirmiş!" dedi Minik Kuş. Musti sakin bir şekilde sordu: "Nerede?" dedi ve tabii kemikleri hayli iri olan arkadaşının cüssesini hatırlayınca sorusunu düzeltti: "Daha doğrusu sen makineyi darp etmeden önce makine neredeydi?"
Engellilerin en büyük sorununun, ortak bir yaşama ve insana saygısı olmayan kişilerden kaynaklandığı hep gözden kaçardı.(*) Tabii körlerin maruz kaldıkları aksiliklerde de aynı kişilerin payı büyüktü. Kaldırımın ortasına atılmış yemek masaları, düzgün park edilmemiş araçlar, ikide bir yeri değişen levhalar gibi tonla şey körlerin başına dert açardı.(*) Bunlara görgüsüzlük de eklenince iş çığrından çıkardı. Elbette ki bunlar baston kullanmayı bilen bir kör için çözülmesi basit sorunlardı. Yardımsever insanlar arasında sıkça rastlanan diğer bir profil de bu görgüsüzlerdi. Köre yardım etmek isteyen goril, metrelerce uzaktan başlardı bağrınmaya: "Sağ yap! Önünde bidon var sola geç! Biraz daha sola! Hah tamam şimdi düz yürü!"(*) Musti bir seferinde dayanamamıştı. O da kendisine seslenen adam gibi metrelerce uzaktan bağırmıştı: "Abiii! Sen çok iyisin ya! Muavin olarak seni işe almak istiyorum! Kaça çalışırsın?" Adamın sesi anında kesilmişti.
Musti, kuruyemişçiye iyice yaklaştığını fark edince yavaşladı. Minik Kuş haklıydı. Kemikleri iri olduğu için değil, kuruyemişçi goril olduğu için çarpmıştı kavurma makinesine. Makine referans çizgisinin üstündeydi.(*) Musti, hiç tereddüt etmeden makineye çarpan bastonu kenara çekip makinenin üstüne doğru tökezlenerek kapaklandı. Sonuç başarılıydı…
Buluşma noktası olan otobüs durağına geldiğinde Minik Kuş'u bulması çok uzun sürmedi. "Konuştuğumuzu yaptın mı?" diye sordu Minik Kuş. Musti son zamanlarda hiç olmadığı kadar büyük bir keyifle güldü. "Sence?" diye sordu. "Hey koçum benim be!" diye keyiflenen Minik Kuş'un sesini duydu. "Ama içim acıdı resmen makineye ya…" dedi Musti. Nedenini soran Minik Kuş'a yanıt vermeden önce birkaç adım geri çekildi. "Senin tarafından darp edilen ama buna rağmen hayatta kalmayı başaran bir makineyi yere devirmek içimi acıttı" dedi.
Minik Kuş'un ettiği küfürü duyunca güldü. "Ayrıca kuruyemişçi bana leblebi vermedi… Sanırım kavrulmuş leblebiyi hak etmek için makineye çarpmak ama devirmemek gerekiyor." Tam Minik Kuş'tan leblebi isteyecekti ki telefon sesini duydu. Yeni bir mesaj gelmişti. Oğuz, nerede olduklarını soruyordu. Musti iphone'un dokunmatik ekranı yere gelecek şekilde öne doğru tuttu. Her iki yana yerleştirdiği parmaklarını dokunmatik ekran üzerinde dolaştırarak Sms'yi yanıtladı. Genelde, kör birinin dokunmatik ekranda yazmasını görenler şaşırırdı. Anlaşılmaz bir çılgınlık gibi gelirdi insanlara. Musti, mesajı gönderdikten sonra telefonu normal pozisyonda tutarak otobüs takip uygulamasını açtı. Birkaç dokunuştan sonra binmeleri gereken otobüsün onlardan on dakika uzaklıktaki bir yerde olduğunu anladı. Minibüse binmeyi önerecekti ama bundan vazgeçti. Nedeniyse yine aşırı yardımsever insanlardı.
Körlerin, sinir olduğu bir diğer yardımsever profili minibüs şoförleri arasında sıkça görülürdü. "Koy o parayı cebine…"(*) cümlesini kurarken sanki kırk yıllık ahbabıymış gibi konuşan şoförler çoğunluktaydı. İkinci klasik replik, "Senin paran bu minibüste geçmez"(*) cümlesiydi. Bu cümleleri öyle bir edayla söylüyorlardı ki Musti bazen şoförün üstüne atlayıp yumruk patlatmayı aklından geçiriyordu. Bazen yine şamatayla cevap veriyordu. Parasının geçmeyeceğini söyleyen bir şoför denk gelirse, elindeki parayı havaya kaldırıp burnunun dibine kadar yaklaştırıyor ve "İki gözüm kör olsun ki sahte değil. Nah, bak güvenlik şeridinde TCMB bile yazıyor. Al… inanmıyorsan bir de sen bak!" diyerek parayı tekrar uzatıyordu. Bazen de otobüs şoförleri elektronik biletini kullanmaması için uyarıyor ve "Geçirmene gerek yok" diyordu. "Başka neye geçirebilirim ki?" diye soruyordu gayet aptal bir yüz ifadesine bürünerek.
Müzenin hemen çaprazındaki durakta indiklerinde Oğuz onları bekliyordu. "Mesajımı aldın mı?" diye sordu Musti sakin bir ses tonuyla. Minik Kuş'un geçenlerde ona yaptığı şakanın intikamını almak için müzede bir şeyler yapmayı planlamıştı Musti. Oğuz, mesajı okuduğunu söyleyince dudağını kıvırarak gülümsedi. Birkaç büyük adım atarak Minik Kuş'un hemen önüne geçti. Oğuz, bir yandan Pınar'la konuşarak onu meşgul ediyordu, diğer yandan kendi bastonuyla ona rehberlik yapıyordu. Bu yüzden Minik Kuş kendi bastonunu katlamıştı.
"Şu pozitif ayrımcılıktan nefret ediyorum!" dedi Musti huysuz huysuz.
"Ne ayrımcılığı oğlum, aslanlar gibi paramızı ödeyip girdik içeri, daha ne istiyorsun?" dedi Minik Kuş. Musti kıs kıs güldü. Kuş, zokayı yutmuştu. "Senden iki kişilik değil de bir kişilik bilet parası almış olmaları bence pozitif ayrımcılıktı" dedi sessizce. Ama bu cümleyi söylerken özellikle kısık sesle konuşmuştu. Sonra dizlerini kırarak boyunu yirmi santim kadar alçaltıp tetikte beklemeye başladı. Minik Kuş'un gazabı pek gecikmedi. Kafasına inen yumrukla sendeledi ama düşmedi. Minik Kuş'un sırta vurmak için salladığı şamarın bir kafaya denk geldiğini anlamasının uzun sürmeyeceğini zaten biliyordu.
Oğuz, daha önceden kararlaştırdıkları üzere vurma sesini duyunca Musti'nin olduğu yerin tam tersine doğru bakıp, "Musti neden solumda yürüyorsun?" diye sorduğunda sesi gayet ciddiydi. Hemen sonra Minik Kuş'un utanmışlıkla dolu sesi duyuldu: "Çok… çok özür dilerim… ben… ben sizi arkadaşım sandığım için vurdum…"
Musti ve Oğuz aynı anda kahkahalara boğuldu. Minik Kuş daha önce benzer bir durumla karşılaştığında, önündeki adamın Musti olduğunu sanıp basmıştı şamarı. Birkaç dakika sonra sakinleşmişlerdi. Minik Kuş'un savurduğu ürkütücü tehdit üzerine ikisi de anında susmuştu. Üst kata çıkıp müzeyi gezerken onlara rehberlik edebilecek bir görevli aramaya başladılar. Sözüm ona bugün Dünya Engelliler Günü'ydü. Her yerde müzelerin körcülleştiğine dair duyurular vardı ama ortada onlara rehberlik edecek kimse yoktu. Güç bela buldukları müze çalışanıyla gezmeye başladıklarında içlerinde hâlâ ufak da olsa bir umut vardı.
Mermerden yontulmuş bir heykele geldiklerinde Musti heykeli görmek istediğini görevliye söyledi. Taştan heykele dokunmasına izin verilmeyince Musti durumu garipsedi. Genelde bu tür eserlere dokunulmasına izin veriyorlardı. Musti ile görevlinin konuşmasını Oğuz böldü. Telefonunda birkaç tuşa dokunarak heykelle ilgili bilgiye ulaşması uzun sürmemişti. "Boş ver, Musti… Zaten heykelin başı ve kolu yokmuş. Belki körün biri kırmıştır, ondan izin vermiyorlardır" dedi gayet sıradan bir ses tonuyla. Müzede olduğu söylenen ama bir türlü bulunamayan Braille baskılı kataloğun dışında etiketlerin de çoğunun eksik olduğunu gördüklerinde de pek şaşırmadılar.(*)
Yüz küsur yıllık çini tabakların olduğu sergi alanına geldiklerinde canları hayli sıkılmıştı. Rehber, kör bir kişiye değil de gören birine anlatır gibi konuşuyordu. Tarihler ve genel bilgiler dışında hiçbir görsel detayı dile getirmiyordu. Musti, "Tabağa bakmam mümkün mü?" diye sorarken elini uzattı. Rehber bunun mümkün olmadığını söyledi. "Neden korkuyorsunuz? Tabağı yere düşürmemden mi? Altı üstü alıp duvara doğru fırlatacağım, uçup uçmadığını kontrol etmek istiyordum, frizbiler de tabaklara benziyor demişlerdi bana" dedi Musti biraz sinirlenerek.
Oğuz, müzeyi gezerek eğlenemeyeceklerini çoktan anlamıştı. Paniklemiş bir adam tavrıyla Musti'nin koluna girdi. Boştaki eliyle Musti'nin göğsünü yukarıdan aşağı doğru hızlı hızlı sıvazlamaya başladı. "Sakin ol dostum, kötü bir şey söylemedi, sakin ol lütfen, sakın geçen sefer yaptığın gibi yumruk atma, sakin ol…"
Minik Kuş, "Oğuz, sıkı tut, geçen sefer benim elimden kaçmıştı" derken Musti'nin koluna girmişti bile. Görevlinin bir iki adım geri çekilişini duyduklarında neredeyse üçü birden kahkaha atacaktı. Musti derin derin nefesler almaya başladı. Başını öne doğru hafifçe eğip ağzını dişçi koltuğundaki gibi kocaman açmış ve çatık kaşlarla görevliye bakıyordu. Sonra aniden çatık kaşlarını yumuşatıp açık ağzını kapatarak avanak bir adam edasıyla görevliye gülümsemeye başladı. Oğuz ve Minik Kuş'un bu detayları tahmin edebilmesi için soluk alışverişlerini farklılaştırıyordu. Birkaç saniye sonra yavaş yavaş yine kaşlarını çatıp şüpheli bir adam ifadesine büründü. Başını yavaş yavaş çevirip çevreye bakarken meraklı bir sesle sordu: "Burası neresi?" Sonra sağında duran Minik Kuş'a doğru döndü ve başını hafifçe yukarı kaldırarak bir süre ona baktıktan sonra cümleler arasında duraksayarak konuştu: "Sen kimsin? Neden beni tutuyorsun? Burası neresi? Işıkları kim kapattı?"
Musti, birkaç kez çevresine baktıktan sonra beş altı yaşlarındaki bir çocuğun konuşma tarzıyla, "Mıyakın meni… Mıyakın diyorum size, uçuycam o tabaklayıııı!" cümlesini tekrarlayarak sürdürdü rolünü. Onlara rehberlik eden adam, eliyle işaret etmiş olmalıydı ki birkaç dakika sonra yanlarına iki güvenlik görevlisi geldi.
Musti bir an duraksadı. Ancak olaya Oğuz müdahale etti. Adalet Bakanlığı'nda çalışan bir avukat olduğunu belgeleyen kimliği güvenlikçilere uzattı. "Arkadaşımın bazı özel sağlık sorunları var, şu an bir kriz geçiriyor, müdahale etmeniz işleri daha çok zorlaştırır, silahtan çok korkuyor… Hukuken müdahale etme yetkiniz de yok, her şey kontrol altında, sakin olun" dedi genç adam. Oğuz, konuşurken "silah" kelimesini dile getirdiği esnada Musti'nin kolunu hafifçe sıkmıştı. Musti bir yandan arkadaşının fırlamalığına şapka çıkarırken diğer yandan da gülmemek için kendini zor tutuyordu. Tabii ki Oğuz'un vermek istediği mesajı algılamıştı:
"Tabanca!" diye ufak bir çığlık attı Musti. Korkmuş birinin edasıyla panik hâlinde devam etti: "Öleceğiz! Hepimiz kara toprak olacağız. Benim sadık yârim kara topraktır… Savaşma seviş! Silah! Kaçmalıyız… silahlar… silahlar… atlılar atlılar kızıl atlılar. Rüzgârı daldan kanatlılar…"
Minik Kuş'un da Oğuz'dan geri kalır hâli yoktu. Müzeye girdiklerinde yaptığı ürkütücü tehditi tekrar işittiklerinde ne Musti ne de Oğuz korktu. Minik Kuş, "Oğuz! Sakın bırakayım deme! Nazım'dan şiir okumaya başladı. Eğer yine atlılar gibi koşmaya başlarsa yere düşür onu, ben üstüne otururum!" dedi Minik Kuş.
Yirmi dakika sonra müzeden çıktıklarında hâlâ gülüyorlardı. Musti yere çöküp komikle trajik arasında gelip giden bir sesle Âşık Veysel'in "Kara Toprak" türküsünü söylemeye başladığında bile güvenlik görevlileri müdahale etmemişti. "Şarkı söylemek onu sakinleştiriyor" derken yere çömelen Minik Kuş ve Oğuz da vokalyapmıştı. Ama güvenlikçilerin müdahale etmeyişinin asıl nedeni başkaydı. Kör olmaları nedeniyle çoğu kişinin yaptığı gibi onlara acımışlardı. Bu acıma duygusu o kadar sınırını aşmıştı ki şamata olduğu anlaşılan bir duruma bile müdahale etmelerine engel olmuştu.
Otobüs, durağa yanaştığında hâlâ keyifliydiler. Müzeyi gezerek güzel zaman geçirmek istemişlerdi; olmamıştı. Körlere hizmet vermekten yoksun olan aciz sistem, çoğu müzede ve kurumda olduğu gibi burada da karşılarına çıkmıştı.(*)
Musti, otobüsten inip karşıya geçti. Hava iyice serinlemişti. Montunun fermuarını kapatmak için kısa bir süre duraksadı. O an yanından geçip ilerleyen ayak sesi önce yavaşladı, sonra durdu ve Musti'nin olduğu yere doğru gerisin geriye gelmeye başladı. "Yardıma ihtiyacınız var mı?" diye sordu bir kadın sesi. "Teşekkür ederim, montumun fermuarı sıkışmıştı, kendi başıma halledebilirim" dedi Musti gülümseyerek. Bazen önerilen teklifi anlamazlıktan gelmek, yardımseverin durumu algılamasına yetiyordu.
"Bir gün…" dedi kendi kendine. Önünde uzayıp gittiğini bildiği caddeye bakarak. "Bir gün, tek bir yardım teklifi almadan bu caddeyi geçebileceğim…"

Serinin diğer öyküleri:

Sayfa: 21/51